7 Haziran genel seçiminin ortaya çıkardığı siyasi matematiğe bakılarak toplumsal sorunların çözülebileceği yargısına varmak, temel alınması gereken ilke anlamına gelir mi Daha henüz seçimin yetkili organ tarafından kesin sonucu ilan edilmemişken üzerinde yapılan spekülasyonlarda öncelikli olarak hükumet teşkili üzerinde durulmaktadır. Bu bir dereceye kadar olağan görülebilir. Yani siyasi partilerin çıkarttıkları milletvekili sayısına göre, hangi siyasi partilerin hükumeti oluşturup oluşturamayacakları hususunda matematik ekleme ve çıkarmalar yapılmaktadır. Genel bir gerekçe olarak da, seçim öncesinde siyasi parti yönetici ve mensuplarının diğer siyasi parti yönetici ve mensuplarına karşı söyledikleri ağır beyanlar, ithamlar ve suçlamaların, seçim propagandası kapsamında olduğu, dolayısıyla mazur görülebileceği şeklinde bir yaklaşıma dayanılmasıdır. Yani seçim öncesinde siyasette rol alanlar ağızlarına geleni, aklına eseni uluorta söyleyebilirler, birbirlerine sayıp sövebilirler, birbirlerini hiçbir delil göstermeden itham ederek suçlayabilirler, ancak seçimden sonra bütün bunlar bir tarafa bırakılarak hükümeti kurmak, toplum sorunlarını çözmek, ülkeye düzen ve dirlik getirmek için işe koyulmalıdırlar. Demokrasi ve onun bir ölçüde şiarı ve göstergesi sayılan hoşgörü (tesamüh, tolérance) bunu öngörmektedir.

Demokrasi ve hoşgörü konusundaki anlayışı saklı tutarak, çok genel geçer anlayışlar temelinde bile, demokrasinin ve hoşgörünün böyle bir yaklaşımı öngördüğü çıkarımının pek sağlıklı olduğu kuşkulu görünüyor bana. Bir kere hoşgörü, insani davranışın dayandırıldığı ölçü olarak erdem, yani ahlak alanıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda demokrasinin dayandığı ilkeler içinde önemli bir yere sahip olduğu söylenmelidir. Çünkü ahlakın belirleyici ilkesi olan “kendine yapılmasını istediğin şekilde başkasına da öyle eylemde bulun” ilkesinde temelini bulur hoşgörü. Böylece kendi kişiliğimiz, düşüncemiz, duygumuz, menfaatimiz neyi gerektiriyorsa, karşımızdaki birey için de aynı durumu, erdemin bir tezahürü olarak kavramak durumundayız.

Olayımızda, seçim öncesi eylemlerin farklı, seçim sonrasında ise bütünüyle farklı bir anlam içerdiği ileri sürülmüş oluyor ki, bu siyasi eylemin ahlaki ölçüden bağımsız, hatta ona açıkça karşıt nitelikte kavrandığı sonucuna vardırır.

Ahlaki ilkeden, erdemden bağımsız kılınmış bir siyasi eylem, sadece ahlak alanını zedelemek ile kalmaz. Aynı zamanda, insan eyleminin farklı derecelerde ilişkili olduğu diğer alanlara da olumsuz şekilde etkide bulunması, bu alanların mahiyetini ciddi bir tarzda sakatlaması beklenmelidir. Çünkü insan eylemleri gerçekleştikleri andan itibaren, tezahür etmeleri, yerine getirdikleri işlevleri, yöneldikleri amaçları bakımından ait oldukları alanlar arasında mutlaka belli bir bağlantı içinde ortaya çıkarlar. Dolayısıyla ahlaki bakımdan erdemi gözetmeyen bir eylem, aynı zamanda inanç ilkeleri ve hukuk kurallarıyla da, dolaylı veya doğrudan, açık ya da örtük bir bağlantı içinde, bireysel ve toplumsal hayatın bütünlüğünü sağlamakta yetersiz olmak durumundadır.

Bu bağlamda, 7 Haziran genel seçimi, sadece hükümet teşkili sınırları içinde kalınarak değerlendirilmeye çalışıldığı takdirde, temelde yatan asıl sorunun şimdilik görülmesini örtebilir. Ancak temelde işaretlerini çeşitli biçimlerde gösteren asıl sorun nitelik ve boyut değiştirerek, hatta mahiyetini dönüştürerek devam edebilir. Doğrusu, böyle devam edeceği de bizzat sorunu yüzeysel niteliğiyle sınırlandırma tutumunda kendini göstermektedir. Daha açık ifadesiyle, ortaya çıkan sonuç herhangi bir hükümetin kurulup kurulmaması, devletin iktidarının şu veya bu parti tarafından ele geçirilip geçirilmemesi meselesinin ötesinde ve derinindedir. Görülsün ya da görülmek istenmesin, sorun bir ilke, ona bağlı olarak bir değer, kısaca ahlakın, inancın ve hukukun mahiyetine uygun olarak eylemlerin dayanacağı doğru ölçülerin kabul edilip edilmeme sorunudur.

Belki, günlük ihtiyaçların, pratik çözümlerin zorlamasıyla bir süreliğine asıl sorunu görme çizgisinin dışında tutabiliriz becerisi çekici gelebilir. Ne var ki, ahlakın, inancın ve hukukun ilkeleri ve kuralları önünde sonunda hayatın belirlenmesinde, ihtiyacı olan düzenin sağlanmasında varlıklarını, ihtiyaçlarını, gereklilik ve önemlerini ortaya koyarlar. Aslında bunu, dikkatli bir gözle izlediğimizde, günlük hayatın akışında gözlemlemek mümkündür. İktisat alanında, gelir dağılımı çarpılığının bir iç sömürüye dönüşür görüntü vermesinde, iç ve dış güvenlik, adalet, eğitim ve özellikle diplomasi alanında yaşananlara bakıldığında, karşı karşıya bulunulan sorunun vahametini ve cesametini fark etme zorunluluğu ortadadır. Slogan ve söylemler, misliyle yanlışlığını adeta haykırmaktadır. Anlama ve kavrama zamanıdır şimdilik, “ötesini söylemeyeceğim!”