Dün olduğu gibi bugün de İslâm’a “hizmet” adı altında birtakım ruhanîler, “para, itibar ve rant” peşinde koşup insanları aklın devre dışı bırakıldığı “maneviyat” yoluyla etkilemeye çalışadursun; Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber’e hitaben, “Ey Muhammed! De ki: Ben tebliğ görevime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, sadece yakınlık ve dostluk bağları içinde sevgi bekliyorum” (eş-Şûrâ 42/23) buyuruyor. Bu buyruk, aslında Allah’ın dini için değil de “maddî güç ve itibar peşinde koşan sapkınlar”ı can damarından yakalıyor.

Kuşkusuz her insanın sevdiği ve hürmet gösterdiği kişi / kişiler vardır. Ayrıca insanlar tabiatı ve tabiattaki varlıkları da severler. Ancak burada ölçüsü bellidir: “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek!” Müslümanın, mâsivâya karşı duyacağı sevgi ve saygı, “beşeriyet ve yaratılmışlık” sınırlarının ötesine geçemez ve geçmemesi gerekir: Din âlimi, mezhep imamı, tarikat şeyhi, lider, anne baba, evlât, eş ve dost gibi, bunların hiçbiri müminin kalbinde “Allah sevgisi”ne “ortak” olamaz. Başka bir ifade ile Allah’ın rahmet nazarıyla baktığı “müminin kalbi” fânilere fanusluk görevi yapamaz.

Hiçbir kimse dinde olmayan bir şeyi dine ilâve edemez, dinde olanı da dinden çıkaramaz. Yahudi ve hıristiyanların “din adamları”nı rab edindiklerini beyan eden âyet-i kerîmeyi Hz. Peygamber şöyle tefsir etmiştir: “Gerçi yahudilerle hıristiyanlar din adamlarına tapmamışlardır. Fakat yahudi bilginleriyle hıristiyan rahipleri dindaşlarına helâli haram, haramı da helâl kılıyor, onlar da bunu kabul ediyordu” (Tirmizî, “Tefsîr”, 10).

Müslümanın, düşünce, duygu ve davranışlarında hem şuurlu hem de samimi olması gerekir. Birlikte düşünelim: Bir insan niçin Allah’tan başkasını yüceltir ve ona hürmet gösterir Çünkü onu, yüceltilmeye ve hürmet gösterilmeye lâyık gördüğü için! Oysa Kur’an’da, Hz. Peygamber’e tâlim ettirilen, “De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Şu kadar var ki İlahınızın bir tek İlah olduğu bana vahyedilmektedir” (el-Kehf 18/110) buyruğu asla gözden kaçırılmaması gerekir. İnce çizgi!

Bütün muteber bilgi kaynakları, Hz. Peygamber’in tevazuu konusunda ittifak etmekte ve kendisine aşırı hürmet gösterilmesine müsaade etmediğini yazmaktadır. O, kendisine secde edilmesine izin vermemiş (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 40), bir topluluğun yanına gittiğinde kendisi için ayağa kalkılmasını yasaklamış (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 152), yanına giren bir zatın, heybetinden titremesi karşısında da şöyle demiştir: “Müsterih ol! Ben kral değilim, sadece et kurusu yiyen bir kadının oğluyum” (İbn Mâce, “Et’ıme”, 30).

Hatta ona aşırı bir tâzim edası içinde “Efendimiz! Efendimizin oğlu!” tarzında hitap edilince, “Ey insanlar! Takvâdan ayrılmayın, şeytana aldanmayın! Ben sadece Abdullah oğlu Muhammedim, Allah’ın kulu ve elçisiyim. Yemin ederim ki beni Cenâb-ı Hakk’ın oturttuğu mertebenin üstüne çıkarmanızı asla istemem” (Buhârî, “Menâkıbü’l-ensâr”, 43) şeklinde karşılık vermiştir.  Bir başka rivayette Resûl-i Ekrem, “Efendi (seyyid), hepimizin efendisi olan Allah’tır” (Buhârî, “Fezâilü ashâbi’n-nebî”, 51) buyuruyor. Hz. Peygamber, hayatında, şahsı etrafında herhangi bir aşırılığın oluşmasına fırsat vermemiş ve her konuda olduğu gibi bu konuda da ümmeti için örnek olmuştur. Aslında “efendi” (seyyid) kelimesi Arap dilinde yerleşmiş ve hürmet gösterilen, büyük tanınan kimseler için kullanılagelmiştir. Ancak özellikle İslâmiyet’in ilk devirlerinde ve söyleyenin özel durumuna göre aşırılıklara sebep olacak, sonraki nesillere intikal edebilecek ihtimalli ifade menedilmiş ve bu konuda titizlik gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in, son nefeslerini yaşadığı sırada tekrar ettiği şu sözleri de aynı inceliğin bir göstergesidir: “Peygamberlerinin kabirlerini tapınak edinen yahudi ve hıristiyanlara Allah lânet etsin!” (Buhârî, “Salât”, 48).

Mâlûm olduğu üzere hıristiyanlar Hz. Îsâ’yı ilahlaştırdıkları için Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Îsâ’nın da, annesi Meryem’in de insan oldukları, insanlar gibi yemek yedikleri ifade edilir. Aynı hataya Asr-ı saâdet müşrikleri de düşmüş ve “Bu nasıl peygamber ki (tıpkı bizim gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor” demişlerdir. Kur’an ise bütün peygamberlerin bu tür beşerî vasıflar taşıdığını haber vermektedir (el-Furkān 25/7, 20). Resûl-i Ekrem şöyle buyurur: “Ben bir kulum. Her insan gibi yer, her insan gibi otururum.”

Kendisinin müslüman olduğunu söylediği halde bazı kişileri övmekte sınır tanımayanlara şu hadîs-i şerifi hatırlatmak gerekir: “Hıristiyanların Meryem oğlu Îsâ’yı aşırı bir şekilde övdüğü gibi siz de beni övmeyiniz. Ben sadece Allah’ın kuluyum. Bu sebeple Allah’ın kulu ve resulü deyiniz” (Buhârî, “Enbiyâ”, 48). Müslümanın nazarında hiçbir insan peygamber derecesine çıkamayacağına, peygamberlere bile insanüstü bir özellik nispet edilemeyeceğine göre, hiçbir kimsede olağanüstü bir güç beklenmeyecek, sadece Allah’a sunulabilecek tâzim ve hürmet, O’ndan başka kimseye gösterilmeyecektir.

Her müslüman, düşünce ve duygu hayatında bu şuuru muhafaza ederek söz ve hareketlerinde tedbirli olmak mecburiyetindedir. Nezaket kurallarını yerine getireceğim diye aşırı derecede eğilmek, saygıda kusur etmeyeceğim diye taparcasına davranmak, kabirlere karşı aşırı hürmet göstermek tevhit inancına yakışmayan hareketlerdir.

Böyle bir tavır içinde olmak her şeyden önce kişinin “kendisi” ve “dini” ile iletişim kuramadığının bir göstergesidir. Kim bilir belki de bu şekilde yapmakla saygı gösterdiği kişinin “şefaat”ine nâil olmak istiyordur! Allah bazı kişilere olağanüstü birtakım özellikler yükleyenleri ıslah etsin. Bizi ibret olan değil de ibret alanlardan eylesin, inşallah.