BÖYLE başını alıp seyyah gibi döne döne dolaşmaları. Tek mevsime, tek tarihe, tek vakte sığamayışı. Her aya, her haftaya, her güne, her yöne dostça dokunmadan duramayışı. Ruhları arındırmaktan başka uğraşı olamayışı.

Regaip akşamları.

Başımı uzatıp bakıyorum da, bulutların hararetle çizdiği manzaralara. Pek çok âşık maşukuna sevgisini gösterebilmek ümidiyle yemeyi içmeyi bıraktı, Ramazan yoluna düştü, Mecnun’un Leyla’yı araması gibi Recep ve Şaban akşamlarından bir haber gözlemekte. Müminler, erken başladı bayrama, üç ayların albenisi her yerde, Regaip ile sevenleri, baharla birlikte el ele kırlarda koşmaktalar.

Reğabe, Reğîb, Reğîbe.

Arınma mevsiminin bahara gelmesi hepimizi etkilemekte. Çalışma masamın üzerinde şebboylar kolları kanatları kırık, başları bükük. Nasıl bükük olmasın ki, ev içleri elektromanyetik kirlilikten geçilmemekte.

Cep telefonları, çamaşır makineleri, bilgisayarlar, televizyonlar, ekmek kızartma makineleri, saç kurutma makineleri, müzik setlerinin yaydığı stres, depresyon eğilimi, dahası hastalıklar, DNA ve kromozomlar üzerinde hasar, beyin hücrelerinde zarar, hafıza zayıflığı, kanser, Alzheimer, Parkinson, MS, beyin tümörlerinin hızla artma nedeni de bu kirlilik, maruz kalınan radyasyon. Baz istasyonlarını artık ağaç şeklinde dikmekteler.

Bu yüzden bebekler doğmuyor.

Bal arıları gizemli bir şekilde kaybolmaktalar. Elektromanyetik kirliliğin huzurunu kaçırıp ağlayan torunum Meryem Zeynep’i bahçeye çıkarıyorum, yeryüzüne yayılan şifadan derhal haberdar olmakta beş aylık bebek, açık havanın güzelliğini anlayıp ağlamasını erteleyip etrafı temaşa etmekte.

Şebboyları da tutup kollarından dışarı çıkardım kollarına kanatlarına can geldi, Meryem Zeynep gibi ağlamalarını bırakıp toprağa tutundular. Elbet babam onlar kadar dışarı heveslisi değil, onun bahçesi artık yatağı, gezmelere doyamayan bıçkın delikanlı; değil bahçeye çıkmak, pencere önüne gidip dışarıya bakmaya dermanı yok. O ebedi kalacağı bahçeyi sayıklamakta çokça, kuzeniyle dertleşmelerine tanık olmaktayım arada: “Ağlama Vehbi ağlama, illa gideceğimiz yer orası, ölümden kaçış var mı, Allah utandırmasın.” Muhtemelen daha bıçkın delikanlı Vehbi dayı, hani ya benim gençliğim türküsünü söylemektedir. Ayakların bedene diklenmesi mi ya da bedenin “yürü” komutunu geri çevirmesi mi?

Her şeyin mevsimi işte. Ama Regaip öyle yapmıyor; eskimeyen, yaşlanmayan, tükenmeyen azalmayan bir neşe ile her mevsimi kirlilikten arındırıp yuyup yıkıyor, yürek yurdunun cadde ve sokaklarını ışıklarla beziyor. Günlük çekişmeleri, kabile inatlarını, nefretleri önüne katıp silip süpürüyor. Manyetik kirlilik gibi insan üzerine çöken manevi yıkımları, güncelin gürültüsü, çöp düşünceleri, basit kılgıları insan zihninden alıp beynin gizli odalarını derleyip toparlıyor, restoreden geçiriyor. Baharın benliğine daha bengi, daha taze bir ruh üfleyip; insanlara huzuru, iyiliği, sevgiyi armağan ediyor. Bu yüzden açık hava sadece kendisi olmuyor, Regaip’ten süzülen müjdeler de iyonlar gibi katmanlarına karışıp; şebboylara şifa, bebeklere huzur, insanlara mutluluk sebebi kılınıyor.