Ülkemizde futbol maçı olmadığı günlerde ve futbol sayfası hazırlayan gazetecilerimizin konu sıkıntısı çektikleri zamanlarda dört elle sarıldıkları ve tuttukları her yerini haber yaptıkları gurbette büyümüş o çocuğumuzun adı: Emre Mor.

Arap harfleri ile “London” yazılı bir şapkalı resmini basıp lince kalkışanları 6 Temmuz 2016 tarihli “Ahmak-ülhumaka” yazısıyla eğitmeye çalışan Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç’ın şu paragrafı ile başlayalım istiyorum yazımıza.

“Ülkemizde son olarak Suriyeli sığınmacılara kusulan ‘Arap nefretinin’ sonu yok. Bunun sorumluluğu da Kemalist rejime aittir. Bir Arap düşmanlığıdır gidiyor.”

Bab-ı Ali dünyasından çok kişi mutlaka şahit olmuş ve yazmıştır. Biz, Y.Ziya Ortaç’tan okumuştuk. Bir kere daha aktaralım.

Türkçemizin en iyi şairlerinden Bağdatlı Ahmet Haşim’e, birgün yine takılır Ali Naci Karacan.

“Arap Haşim!”

O gün nasıl bir asabiyet içindeyse Ahmet Haşim, bize kadar ulaşan zerafet yüklü ve fakat o oranda da saklanan birşeyin olduğunu ima eden cevabını vermek ihtiyacı hisseder.

“Bana Arap demeyi Türklere bırak Ali Naci..”

Aramasını mı beceremedim bilmem. Ahmet Haşim’in işaret ettiğinin ne olduğunu merak etmekle kaldım uzun sure. Sonra yine bir anı parçasının içinde buldum, beklenen şarkıyı.

Birgün diyordu anlatıcı. Hüseyin Rahmi çok kızmıştı Ali Naci’ye. Ona “Eşekçi Acem” dedi. Bunu duyan Ali Naci’nin ne dediğini de aktarıyordu anlatıcımız, bunu duyan diye başlayan bir cümlesinde. Ama şimdi önemli olan Hüseyin Rahmi’nin dediğidir.

Ahmet Haşim üstünden yapılan kuş katliamlarının kurşun tedarikcileri basın sahamızın acemileriydi, gibi bir basitlikle bizim işimiz yok. Bize yakışmayan ve Türk kimliğimize hiç yapışmayan nefretlerle artık bir hesaplaşma yapmalıyız, noktasına yürüyen sosyologlarımıza malzeme yığınağı yapmaktır düşüncemiz.

Habertürk gazetesinin 21 Mart 2017 tarihli internet sitesinde yazan Oray Eğin’in şu satırlarından da haberimiz olmalı.

“Türkiye’nin bu insanlara kapısını açması tarihin övgü hanesine yazılması gerekirken toplumun genelinde mültecileri gündelik hayata entegre etmeye yönelik ciddi bir direnç söz konusu. Mültecilik bir tercih değil, zorunluluktur oysa.

Vatandaş olacaklar, üniversiteye girecekler, iş hayatına atılacaklar gibi korkuların temelinde ise ‘Onlara var da bize yok mu’ gibi çok ilkel bir üstünlük yanılsaması yatıyor.”

“Halbuki bu gibi tartışmaların özellikle Türkiye için ayıp olması, asla gündeme gelmemesi gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD vize vermediği için Türkiye’ye gelmek zorunda kalan Alman-Yahudi bilim insanlarının Türkiye’ye yaptıkları katkıları kim görmezden gelebilir? Bu imkanı neden mültecilere vermeyelim?”

Doğrusu Oray Eğin’in bu satırlarını okuyana kadar, benim yaşıtımdaki her Türk gibi ben de Alman-Yahudi bilim insanlarının ülkemize koşa koşa geldiklerini sanıyordum. 

İşte bu yüzdendir, penisilin kaşifi Dr. Alexander Fleming’in İstanbul’a gelişinde yaşanan olayları bir analize tabi tutmadan geçip gitmem, öğrendiğimde..

Şimdi dönüyorum.

Hataylı doktor Edip Kızıldağlı’nın hatıratı tek kaynağımız. Zira o, oradaydı.

1949 yılının Mayıs ayı. Dünyanın ünlü hekimleri bir toplantı yaparlar İstanbul’da, Yıldız Sarayı’nın Şale köşkünde. Katılımcılara gümüş hatıra madalyaları da takılır.

Penisilin kaşifinin çok alkış alan konuşmasından sonra Tıp Fakültesi’nin öğretim üyelerinden Prof. Schwartz kürsüye çıkar, Almanca konuşmaya başlar.

Salondaki, davetli Fransız, İngiliz, Amerikalı doktorlar itiraz ederler, ayağa kalkarak protesto yaparlar.

Mağlup Almancayı değil, kendi lisanlarının çınlatılmasını isteyen, günümüzün dizilerinin edebiyatı ile söylersek o hadsizlere, cevabı yine o prof.Schwartz verir. Alman olduğunu ve Almanya’ya döneceğini söyleyerek…

Lakin artık toplantının tadı kaçmış, delegeler Şale köşkünü gezmeye çıkmışlardı. Türk doktorların Organ naklinde ilk sayılacak tebliğleri de dosyalarının kapağı açılmadan kalmıştı. Ben hala orada öyle kaldıklarına inanırım.

Toplantıyı biz düzenliyoruz.

İstanbul’da düzenliyoruz.

Amerikalı, Fransız, İngiliz katılımcılar davetli (misafir) konumundalar.

Ama yaptıklarına bir bakın. Onları terbiyeye davet edecek kimsemiz yok.

Yıl 1949. Bizim delegelerimizin yaşlarını ve eğitimlerinin içine sıkıştırılan “Padişahlar Şale köşklerinde yaşıyordu” gibi tezlerin etkilerini de düşünün.

İnternet sitelerinde ulaşacağınız “Türkiye’de bir profesör 150 lira aylık alırken, Fransa ve İngiltere’nin ‘vizeleri yok’ bahanesiyle geri çevirdiği, ABD’nin kabul etmediği o profesörlere 500-800 lira aylık verildi. Bu miktar milletvekili maaşlarının üç katıydı.” Bilgileri önemsenmelidir.

Onları, yıllar sonra kitaplarında, “Türkiye gibi bilimsel açıdan geri bir ülke dışında hiçbir yerde iş bulamamayı kendilerine yediremediler. Bu durumdan utanç duydular ve kendilerini sakladılar.” Diye anlattıklarını çocuklarının da bilinmelidir.

O yüksek ücretleri bilime önem vermekle açıklamaya çalışanlara, kendi insanımızı ve onların bildikleri bilimleri nereye koyacağımızı sormamıza gerek yok. Çünkü uygun cevapları yok.

Bizim Suriyelilerimize demek şimdi ağzımıza daha çok yakışıyor. Herkes böyle günlere çabuk gelmeli tezimizin, “Basın” destekli özeti sayılsın bu yazımız da..

Nasreddin Hoca derki: Bana mı inanıyorsun yoksa...

Yazmayı ertelediğim bir konuya da bugün bir giriş yapmak istiyorum.

“Ben MİT müsteşarlığı değil, CIA’nın Şube Müdürlüğünü yaptım..”

Neredeyse altı aydır yazılıp çiziliyor, medya elemanlarınca itiraf sayılan bu cümlenin akıllara düşürdükleri, itiraz diye döktürdükleri..

Ünlü MİT müsteşarı Fuat Doğu bunu söylemiş. Kime söylemiş? Günümüzün AKP milletvekillerinden Selçuk Özdağ’a. Niçin söylemiş? İddiacının izahı şöyle: “80 sonrası bir dergi çıkarttık. Ben de ünlü biriyle röportaj yapmak istedim. Bir arkadaşım vasıtasıyla eski MİT müsteşarı Fuat Doğu’ya ulaştım.”

İnandırır mı bu giriş demeyeceğim ama, tatmin etmeyeceğini söyleyeceğim.

Bu dergi çıkartmak. Normal faaliyet. Herkes çıkarıyordu. Mesela Ecevit de bir dergi çıkarmıştı o günlerde.. Moda gibi bir durum sözkonusu..

“Ünlü biriyle röportaj yapmak” istenmesi..Bu da normal bir arzu. Ünlü demek, tanınmış demek. Mesela Zeki Müren gibi, ya da Fenerbahçe’de top koşturanlar gibi biri konuşturulursa, maksat hasıl olurdu. Ama seçilen kişi Fuat Doğu. Ne kadar ünlüydü ve kimlerin zihninde ünlüydü? Tartışılmaz mı? O günlerde internet yoktu, arama motorlarına kim ünlü diye sorulup, kolayca cevap alınmış olamaz.

İddiacı AKP milletvekili, ünlü kişi ararken neden Fuat Doğu’da karar kıldığını da açıklamalıydı. Fuat Doğu, öteki ünlülerden daha kolay ulaşılan biri mi idi?

Dahası, beni ünlü sayan bu çocuklar bir dergi çıkartıyorlarmış. Onlara çok tartışılacak sansasyonel bir cümle söyleyim de dergilerini satsınlar gibi bir kanaate mi erdirilmişti.

Anlatıcı AKP milletvekili Özdağ’a, ne konuştuğu tv programında, ne de sonraları, Fuat Doğu sana bir onu mu demişti, başka ne demişti? Gibi sorular neden sorulmadı, anlamak zor.

Vasıta olan arkadaş kim? Özelliği ne? Fuat Doğu, MİT müsteşarlığı, büyükelçilik yapmış bir Paşa, protokolü böyle vasıtalara mı bağlıdır?

Geçiyoruz, nerde konuşmuş ve nasıl konuşmuş sorumuza..

“Evine gittim, teybi masaya koydum ve konuşmaya başladık.”

Bu kadar kolay yani..

Peki, sonra..

“Ayrıldıktan sonra beni arayıp ‘sesimi kaydetmişsin, bugüne kadar kimseye izin vermedim, senin şerefine inandım, onu hemen bana getir dedi.”

Masadaki teybin görülmemesi, kayıt yapıldığının bilinmemesi mümkün mü? Değilse, buradaki en önemli ayrıntı şurada yatar: “Ayrıldıktan bir süre sonra..” Konuşma anlarından daha önemlidir.

Yeni bir istihbarat yapılmıştır ve mülakatın hedefinden saptırılacağına inanılmıştır. Durumun normali bu değil mi?

Fuat Doğu’nun haklılığına kanıt da veriyor anlatıcı AKP milletvekili sayın Özdağ. “Ne olur ne olmaz diye (Yazıcıoğlu’nu) arayıp, MİT’e gidiyorum haberini verdim.” Güvensizliğimiz karşılıklıydı der gibi.

Tekrar dinlenen kasetten akılda kalan tek cümle o. “Ben MİT müsteşarlığı değil, CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım.”

Adı Fuat Doğu olan bir MİT müsteşarı, bugün varlığı hatırlanmakta zorlanılan bir dergiye böyle rahatsızlık ifade edici ve rahatsızlık verici bir cümle söyler mi?

Söylediğini farzedelim, Önü ve arkasında neler olabilir? Sonraki dediğimiz o  istihbarat bu ön ve arkanın dikkate alınmayacağı endişesinden kaynaklanmış olamaz mı?

Bu ülkenin MİT kurumuna müsteşar olmuş bir insanı savunmak ya da yargılamak ne bize düşer, ne de altı aydır “Vay anasına be” tarzında yazılar döktüren iktidara yakın kalemşorlara.. Sorumsuzluklar manzumesi…

Olayın tanıklarının da yaşamadığı düşünülürse hele..

Bu ülkenin bir kurumunu, bir başka devletin bir kurumunun şubesi gibi görmek, uzantısı sanmak fikirlerine, iddialarına en baştan karşı olduğumuzu haykırarak, içinde Fuat Doğu geçen bir anıyı da biz yayınlamak istiyoruz. (Acelemizden) İzinsiz olduğu için isimsiz olacaktır.

“Lizbon Büyükelçiliğinde görevliyim. Koruyucu kuvveti temsil ediyorum. Ramazan geldi. Elçiliğimize yakın diğer elçiliklerin çalışanları ile teravih kılacağız. Mescit olarak tahsis edilmiş geniş bir salon var bir komşu elçilikte.

Fuat Paşa beni çağırdı. Git sen imam ol, dedi. Bizim akaidimiz ve imanımız sağlamdır. Diğer elçiliklerin personeli bir senin imamlığında rahat olurlar, ibadetlerinde tereddütler yaşamazlar.”

İşte bu da bir anıdır.

Gölgeciler  Güneşten  korkar

Bir kartelci kalemşor “evet diyelim” temalı yazılarından kendi de bıkmış olmalı ki, ilgili olduğunu hiç sanmadığımız bir konuyu kaşımaya çalışmış.

Devlet Tiyatrosu’nda niye anti-FETÖ oyunları yok? 

Okuyucusu da sanacakki adam tercüme oyun seyretmekten bıktı. Halbuki değil.

Maksat, anti-FETÖ oyunları yazacağı sanılanlara iş sahası açmak. Sonra bizi görürler hesabı..

Madem 15 Temmuz oldu, tiyatrosu da olsun diyor. 

Arkadaşlık uğruna ne tehlikeler göze alınıyor, şahit olun. Tiyatro, tiyatro diyenlere alın size tiyatro, demeye mi kalındı? Bu dahi hatadır.

Neden Devlet Tiyatrosu, sorusuna bir geçit verilsin deriz.

Eseri olan, tezi olan, edebiyatı olan için tiyatronun adı önemli mi olur? Kapma yarışına soksana tiyatroları. Mademki resmi eser yazıcısı sıfatın var.

Bu ülkede, seçim günü iki manşet hazırlayan gazeteciler vardı. Şu parti kazanırsa, şu manşet, bu parti kazanırsa, bu manşet..

15 Temmuz ve öncesinde durduğu yer şüphelilerinden, 16 Temmuz’da eser beklemek insafa sığar mı? Kişi adlarını değiştirmesi dahi zaman alır..

Kışkırtıcı kartel kalemşorunun ağabeyi önce karşı çıkıyor ona. Bu işler ısmarlama olmaz, diyor. Haklı! İnanılmamışsa, hissedilmemişse, yaşanılmamışsa, 15 Temmuz’da kurşunlarla yüzyüze gelinmemişse ve karanlık denizlerin derinliğinde ışık aranmışsa… Üstelik, ısmarlanana, kötü terzi de diyor.

Buraya kadar yazdıklarıma değil benim itiraz noktam. Devlet’in parasını nasıl harcayacağı beni ilgilendirmez. Pay bekleyen kışkırtıcıların mahallesinde de gözüm olmaz. 

Kartel ağabeyi diyorki, arkadaşına, kışkırtıcılığına vurgu yaparak: Dolduruşa getirip harcama değerimizi..

Bunu böyle demeyeceğidin paşam, diyoruz işte biz bu noktada, Egeli o ünlü efe gibi..

Bunu demeyeceğidin paşam!

Yoksa siz bu ülkede bir daha 28 Şubat olacağına mı inanıyorsunuz?

Ayrıca not: Bu topraklardan Fatih çıkar, Ulubatlı Hasan çıkar, Yavuz çıkar, Hasan Can çıkar ama,Diyojen’in öte git dediğinden çıkmaz. Ha sahi, adı neydi o yabancının? Unuttuk işte.