"Suç kalabalıklaştıkça, vicdan tenhalaşır!"
Roma’nın tozlu arenalarında, metalin metale çarptığı o keskin gürültü sustuğunda, geriye tek bir ses kalırdı: Binlerce insanın aynı anda tuttuğu nefes…
Jean-Léon Gérôme’un 1872 tarihli “Pollice Verso” yani "Başparmak Aşağı" isimli tablosu, bizi tam o ana, kararın eşiğine götürür.
Bir yanda canı pahasına mücadele etmiş, şimdi ise kaderine boyun eğmiş, merhamet dilenen yenik bir gladyatör; diğer yanda ise zaferin sarhoşluğuyla gözü dönmüş, tek bir vücut, tek bir ses olmuş devasa bir kalabalık…
Kazanan gladyatörün gölgesi, yenilenin üzerine düşerken; asıl güç ne kılıçtadır ne de kasta. Asıl güç, tribünlerde oturan kalabalığın başparmağının ucundadır.
İşte bu tablo, sadece bir Roma eğlencesini (!) değil, insan doğasının en karanlık dehlizlerinden birini; "kolektif suçun hafifliği"ni resmeder.
- KALABALIĞIN HÜKMÜ!
“Başparmak yukarı mı, aşağı mı, yoksa gizli mi olmalıydı?” sorusunu tarihçiler yüzyıllardır tartışadursun; Gérôme’un tablosundaki hakikat, tarihsel doğruluktan çok daha öte, sosyolojik bir gerçeğe parmak basar: Kalabalık; kan istiyorsa, işaretin yönü sadece bir teferruattır.
Yenilen gladyatörün havaya kaldırdığı iki parmak, bireysel bir yakarıştır. "Ben buradayım, bir insanım, yaşıyorum ve yaşamak istiyorum" çığlığıdır. Ancak bu cılız çığlık, tribünlerden sarkan binlerce başparmağın gölgesinde ezilir. Seyirci, o an bir izleyiciden ziyade, bir karar verici yani bir cellâttır. Gérôme’un yorumuyla "aşağı dönen başparmak", sadece bir ölüm emri değil, aynı zamanda merhametin kanlı toprağa gömülmesidir.
- SUÇUN ANONİMLEŞMESİ!
Tablonun bize fısıldadığı en ürkütücü gerçek şudur: Vicdan, kalabalıklar arttıkça sessizleşir.
Eğer o arenada tek bir kişi olsaydı ve yerde yatan adamın ölüm emrini vermesi istenseydi, muhtemelen tereddüt eder, vicdanının ağırlığı altında ezilirdi. Çünkü tek başına işlenen bir cinayet, failinin yüzüne yapışan bir leke gibidir; onu asla terk etmez… Ancak Kolezyum doluyken, binlerce kişi aynı anda "Öldür!" diye bağırdığında, cinayet/suç bir anda "Adalet/Meşruiyet" kılığına bürünür.
Başparmağını aşağı çeviren o Romalı, aslında şunu demektedir:
"Bu adamı ben öldürmüyorum, biz öldürüyoruz. Ve madem hepimiz istiyoruz, o halde bu suç değildir, bu bir gerekliliktir."
- KALABALIKTA SAKLANMAK!
İnsan ruhunun en karanlık paradokslarından biri şudur: Tek başına kaldığında bir sokağı süpürmekten imtina eden "kibar" bir insan, bir kalabalığın içinde koca bir şehri yakacak ateşe odun taşıyabilir. Bu bir dönüşüm değil, aslında bir saklanma biçimidir. Çünkü kalabalık, sadece fiziksel bir birliktelik değil; bireyin kendi vicdanını rehin bıraktığı, sorumluluğun buharlaştığı devasa bir limandır.
Suçun doğası, kişi sayısıyla ters orantılı bir seyir izler. Tek başına işlenen bir günah, failin boynuna asılmış ağır bir taş gibidir; her adımda nefesini keser, her aynaya baktığında yüzüne tokat gibi çarpar. Ancak aynı suç, binlerce elin ortaklığıyla işlendiğinde kimyevi bir değişime uğrar. Artık o, yasaklanmış bir eylem değil, toplumsal bir "karar" ya da meşru bir "gereklilik" maskesi kuşanır. Bir suçun üzerine yeterince çok insan topladığınızda, o eylemin utancı artık kimsenin omuzlarına tam olarak oturmaz. Kalabalık, günahı parçalara ayırır ve her bir bireye düşen pay o kadar küçülür ki, o minicik kırıntı ne vicdanı sızlatmaya ne de uykuları kaçırmaya yeter.
"Biz" kelimesi, tarihin gördüğü en güvenli zırhtır. Bu zırhın içinde "ben" eriyip yok olurken, beraberinde bireysel muhakemeyi de götürür. İnsan, kitleye karıştığında bir özne olmaktan çıkar, kolektif bir öfkenin ya da coşkunun bir hücresi haline gelir. Yanındakinin de aynı taşla aynı cama vurduğunu gördüğünde, eylemi ahlak terazisinde değil, sadece "uyum" süzgecinden geçirir. Eğer herkes oradaysa, eğer herkes aynı yöne bakıyorsa, hakikatin ne olduğunun bir önemi kalmaz. Çünkü kalabalığın içindeki gürültü, insanın içindeki o cılız ama inatçı sesin –vicdanın– fısıltısını boğacak kadar yüksektir.
İşte bu minvalde Gérôme’un tablosundaki o coşkulu, kendinden emin yüzler, vicdan azabından kaçmanın yolunu "birbirini taklit etmekte" bulmuşlardır. Suçu birbirlerine atarlar, sorumluluğu dağıtırlar ve günün sonunda evlerine, sanki bir cinayete azmettirmemişler de sadece bir tiyatro izlemişler gibi huzurla dönerler.
- ARENADAN GÜNÜMÜZE!
“Pollice Verso”, sadece 1872’de yapılmış bir tablo ya da Antik Roma’dan bir sahne değildir. Bugünkü dünyamızda; yozlaşmış siyasi arenalarda, toplumsal histeriler de, ve "çoğunluğun haklılığı" yanılgısında hala dipdiri yaşamaktadır.
Tablo bize sessizce şu dersi verir:
Bir suç işlemek isteyip de suçlanmaktan korkanlar, daima bir kalabalık ararlar. Çünkü kalabalıklar, en büyük günahları bile meşru kılacak, vicdanı susturacak o gürültülü uğultuyu sağlarlar. Başparmak aşağıya döndüğünde ölen sadece bir gladyatör değildir; o an, o kalabalığın içindeki binlerce "bireysel vicdan" da arenanın kumlarına gömülmüştür.
“Kanlı arenada veda zamanı,
Kılıçlar sustu, şimdi söz kalabalığın,
Yerde bir can titrer, diler âmânı,
Gölgesi ağırlaşır o son kararın…
Bir parmak iner aşağı, bin vicdan susar,
Faili meçhul bir cinayet bu, bin elden çıkar,
Tek başına kalsa elbet yüreği sızlar,
Lakin kitleler/cahiller nezdinde merhamet neye yarar?
"Ben" erir gider de "biz" kalır orada,
Günahlar bölüşülür, hafifler (!) her vicdanda,
Savaşçı ölürken kızıl kumda,
Adalet boğulur o vahşi uğultuda…”