Kitle ruhu ya da ruhsuzluğu, neredeyse her manipülasyona açıktır. Makul olan, ihtiyaç duyulan, yoksunluğu çekilenlerin hasreti bir yana hamasetin, tahakkümün, baskının, şiddetin açlığı söz konusudur. Örneğin insanlar üstüne inşa edilen otoriter bir rejim, otoritesini benzer bir başka güce karşı göstermez; bizzat kendi kitlesine yüklenir. Ne Nazi rejimi Slavları incitebilir, ne Baas rejimi Amerikan vatandaşlarına zarar verir, ne Arapların baharı komşu ülkelerin insanlarına kıyar. (Bunun istisnası Siyonizm ve Yahudi terörüdür ki onlar zaten dünyanın neresinde bulunsalar bir başkasına zarar vermeye koşullanmış türe ait varlıklardır.) Kitle durumuna düşürülmüş insanlar, tam da kendisini canından, malından, ruhundan, hayalinden eden otoriteye teşnedir. Demokratik bir alegoriyle zulmeden de zulme uğrayan da kendisidir. Seçer ve katlanır, ayakta tutar ve eziyet görür, zulme uğrar ve memnuniyet belirtir. Emekli maaşıyla geçinmek zordur ama yapılan zam gayet makuldür! Yetinmeyene yüzde bin fazlasını versen yine yetmezdir! Mukabil olarak güç sahiplerine çok daha fazlası verilmişse onlar şüphesiz hak etmektedir! Demek kitle aynı zamanda hak etmediğine, seçtikleri için yük olduğuna, bir lütfa müstenit yaşadığına ikna edilebilirdir.

Kitle için dürüstlüğün bir karşılığı bulunmaz. Bir kez gücün baskısını üstünde hissetmişse iplerini elinde bulunduranların yalan söyleyişi, sözünde durmayışı, gayrimeşru işlerle iştigal edişi, ortak variyetin dibini sıyırışı tabiidir. Hatta buna yönelik övgüler düzülür, sokak ağzının güzellemesi yapılır, üçkağıtçılıklar maharet addedilir. Hani güya kimi ülkelere kafa tutmak; "Eeey Amerika, sen kimsin ya?" şeklinde ilginç sorular sormak, sonra kim olduğu sorulan cihetin baş vandalını dostum diye anmak gibi... Yahut da bazı memleketlerin diktatörlerine kardeş demek, emperyal bir zorbalığa karşı da yüzüstü bırakmak gibi... Egemenin düşman ilan ettiğine saldırmak, tan etmek, sövüp dövmek; dost ilan ettiğini arşa çıkarmak gibi… Tutarsız görünen her şey kitle haline getirilmişler için son derece makul; tutarlı olanlarsa sırasında suç kabul edilir. Yani her absürdün meşrulaştırıcısı ama her doğrunun yalanlayıcısı bizzat kitledir. Sırasında iştirak etmez, işteşlik aranmaz, faili meçhul kalmasın diye bizzat üstlenir. Yanlışı seçmekte ısrar etmek bir yana seçtiğinin arkasında durmak ve arkasında durduğu yanlışı yüceltmek, cansiparane savunmak, uğruna gayret göstermek biçiminde bir kendinden geçmişlik söz konusudur. İşte bunun adı dava olur. O dava mahkemeye düşmez!

Bu ilginç serencamda tarihsel sindirilmişliğin rolü, sanılanın aksine pek azdır. Zaten o rol de klasikleşmiş cehalet tarafından çalınır. Daha doğrusu harekete geçme refleksinin yitirilmiş olması, geçmişin sindirilmişliğinden de çaresizlikten de bağımsızdır. Zira her ne kadar otorite tarafından yönlendirilmiş de olsa geçmişte (biraz uzak geçmişte) mücadeleye yatkınlık söz konusudur. Yani geçmişin milletleri savaşçıdır. Henüz kitleleşmemiş oldukları söylenebilir. İsveç'in taşrasından kalkıp Haçlı seferine katılan bir karakterle ona Anadolu'da karşı koyan bir mücahidi harekete geçiren saik, standart kitle güdülenmesine nasıl yorulabilir? Her ikisi de inandığı kutsal uğruna kendince mücadeleye girişir, harekete geçer, fedakârlığa katlanır. Modern zamanlarda bu türden bir hareket kitle ruhsuzluğu içinde erir. Yahut vazifeye atılmak bir kutsal uğruna değil de ipleri elinde tutan şarlatanlar için savaşıma dönüşür. Abbasi İhtilali nasıl Emevî hanedanının yıkılıp yerine ikame edilenleri göstermekteyse herhangi bir memleketin kurtuluş savaşı kimlerin neyden kurtulduğunu, herhangi bir darbe girişimi de olaydan kârlı çıkanları ve dolayısıyla darbe yapanları ele verir. Kitle bu tür olayların aparatı olmaktan öteye gidemez. O kadar ki rejime karşı başkaldırı gibi görünen ayaklanmalara dahi kitle bir başka güçten destek almadıkça yeltenemez. Yani yine aparattır, yine alet olandır, yine kullanılandır. Bunun sorgusundan bir hayli beridir ki kendisini neyin güdülediğini bilmediği gibi kışkırtan sebepleri unutur, sonuçların kimin felahını sağladığını görmez, neye hizmet ettiğini umursamaz. Zaten kendisi tarafından iradi olduğunu zannettiği ama genel olarak kullanıcıları tarafından kitle haline gelişi ya da getirilişi de bu amaca müstenittir. Bir müddet sonra hakikaten işlenmemiş mamul gibi aldığı forma tamamen uygun davranır; olumsuzluğu ispatlanmış bir eyleme iradesiyle iştirak ettiğine inanır. Hâlbuki tamamen başkalaşmış kitle ruhsuzluğunda irade ne gezer?