Birleşmiş Milletler, uzun zamandır çözüm üretmekten çok, çözümsüzlüğün kayda geçtiği bir uluslararası cemiyet haline gelmiş durumda. Kınama bile yapamayan, büyük soykırımlara bile kayıtsız kalan bir yapı görünümündedir. New York’ta bir araya gelen yüzlerce devlet temsilcisinin ortaklaştığı yegâne gerçek, küresel düzenin eski mantığıyla sürdürülemediğidir. Ne var ki bu kabul, örgütün kendi varlık gerekçesini sorgulama cesaretine henüz dönüşmüş değildir. Tam da bu nedenle Birleşmiş Milletler, bir dünya örgütü olmaktan ziyade, çöken bir sistemin bürokratik hafızası gibi işlemektedir.

Birleşmiş Milletler, savaşların devletler arasında yaşandığı, egemenliğin net sınırlarla tanımlandığı, ulus-devletin hem siyasal hem ahlaki çerçeveyi belirlediği bir dünya tasavvurunun ürünüdür. Bu tasavvur bugün fiilen dağılmıştır. Günümüz çatışmaları sınır tanımaz; aktörleri devlet dışıdır; hukuku askıya alan gri alanlarda ilerler. Buna rağmen BM hâlâ egemenlik, veto ve güç dengesi üzerinden işleyen bir yirminci yüzyıl mimarisini muhafaza etmektedir. Bu durum örgütü yalnızca etkisiz değil, aynı zamanda meşruiyeti tartışmalı bir yapı haline getirmektedir.

Soğuk savaş sonrası dönemde Birleşmiş Milletler’in asli işlevi olan “devletler arası denge” anlamsızlaşmış, örgüt giderek iç savaşların, vekâlet çatışmalarının ve insani krizlerin geç müdahale mekanizmasına dönüşmüştür. Müdahaleler ya gecikmiş ya seçici olmuş; hukuk, güçlünün çıkarlarına göre esnetilmiştir. Bu tablo, uluslararası hukukun evrensel bir norm olmaktan çıkıp, stratejik bir araç haline geldiğini göstermektedir.

Bugün yaşanan kriz yalnızca Birleşmiş Milletler’in değil, küresel düzenin krizidir. Küreselleşme, vaat ettiği ortak refah ve güvenlik zeminini üretememiş; aksine eşitsizlikleri derinleştirmiş, devletleri içten içe çözmüştür. Ulus-devletler bir yandan egemenlik iddiasını sürdürürken, diğer yandan ekonomik, teknolojik ve askeri bağımlılıklarla işlevsizleşmektedir. Bu çelişki, dünya siyasetini kalıcı bir belirsizlik haline sürüklemektedir.

Bu belirsizliğin merkezinde ise hegemonya sorunu yer almaktadır. Tek merkezli dünya düzeni iddiası, artık yalnızca rakip güçler tarafından değil, bizzat kendi iç tutarsızlıkları nedeniyle de aşınmaktadır. Uluslararası hukukun hiçe sayılması, yaptırım siyasetinin keyfileşmesi, savaş ve barış kararlarının kurumsal mekanizmalar yerine dar yürütme çevrelerinde alınması, düzenin normatif zeminini çökertmiştir. Hukukun askıya alındığı yerde, kurumlar yalnızca vitrin işlevi görür.

Bu bağlamda Birleşmiş Milletler, güçlü olanın iradesini evrensel kılma iddiasının meşruiyet zeminini kaybettiğini ilan eden bir sahneye dönüşmektedir. Güvenlik Konseyi’nin yapısı, veto mekanizması ve temsil adaletsizliği, sömürge sonrası dünyanın taleplerini karşılamaktan uzaktır. Daha da önemlisi, örgüt kendi tarihsel sınırlarını aşacak bir zihinsel dönüşümü henüz başlatamamıştır.

Bu küresel çözülme, yalnızca büyük güçleri değil, çevre ülkeleri de derinden etkilemektedir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, çoğu zaman iç siyasal düzenlemeler üzerinde dış baskı aracına dönüşmektedir. Ancak dışarıdan bahşedilen özgürlüklerin kalıcı olmadığı, bedeli içeride ödenmeyen demokrasilerin kırılgan olduğu artık tarihsel bir tecrübe olarak ortadadır. Siyasal reformların toplumsal meşruiyetle, hukuk devletiyle ve iç dinamiklerle desteklenmediği her durumda, özgürlük söylemi yeni bağımlılık biçimleri üretmektedir.

Bugün dünya yeniden şekilleniyor. Ancak bu şekillenme, yeni bir düzenin inşasından çok, eski düzenin enkazı üzerinde yaşanan güç mücadelelerine benzemektedir. Birleşmiş Milletler, bu enkazın tam ortasında durmaktadır: Ya kendi tarihsel rolünü, temsil ettiği değerleri ve kurumsal yapısını köklü biçimde sorgulayacaktır ya da küresel siyasetin giderek anlamsızlaşan bir figüranına dönüşecektir.

Asıl mesele şudur: Dünya, kuralsızlığa doğru sürüklenirken, bu kuralsızlığı yönetecek yeni bir ahlaki ve hukuki çerçeve üretilememektedir. Birleşmiş Milletler, bu çerçevenin taşıyıcısı olma iddiasını yeniden kazanamadığı sürece, her zirve bir “bitiş toplantısı” olarak kayda geçmeye devam edecektir. Ve belki de artık şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Sorun Birleşmiş Milletler’in işlemezliği mi, yoksa onu mümkün kılan dünyanın geri dönülmez biçimde sona ermiş olması mı?

Daha açık ifade edecek olursak, Gazze’de aylardır süren ve artık açıkça bir soykırım niteliği kazanan yıkım karşısında Birleşmiş Milletler’in sergilediği tutum, örgütün içine düştüğü tarihsel ataletin en çıplak örneklerinden biridir. Yüz binlerce sivilin yaşam hakkı ihlal edilirken, temel insani ilkeler sistematik biçimde çiğnenirken, Birleşmiş Milletler ne bağlayıcı bir karar üretebilmiş ne de hukuku harekete geçirebilmiştir. Güvenlik Konseyi, veto mekanizması üzerinden işlevsizleşmiş; uluslararası hukuk, güçlü müttefiklik ilişkileri karşısında askıya alınmıştır. Bu sessizlik, yalnızca kurumsal bir zafiyet değil, küresel ahlaki düzenin çöküşünün ilanıdır.

Benzer bir ikiyüzlülük Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik müdahalesinde de görülmektedir. Burada ise uluslararası hukuk hızla devreye sokulmuş, yaptırımlar, kınamalar ve diplomatik izolasyon mekanizmaları gecikmeden işletilmiştir. Hukukun bu seçici işleyişi, normların evrenselliğini değil, güç hiyerarşilerine bağlılığını teyit etmektedir. Aynı eylem bir aktör tarafından işlendiğinde “işgal”, başka bir aktör tarafından gerçekleştirildiğinde “meşru müdafaa” olarak adlandırılabilmektedir. Bu durum, uluslararası hukukun ahlaki bir çerçeve olmaktan çıkıp, stratejik bir enstrümana dönüştüğünü açıkça göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik uzun süredir devam eden ekonomik, siyasi ve diplomatik müdahaleleri ise başka bir boyutu görünür kılmaktadır. Yaptırımlar yoluyla bir toplumun kolektif cezalandırmaya maruz bırakılması, egemenlik ilkesinin fiilen askıya alınması anlamına gelmektedir. Ne var ki bu tür müdahaleler, “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemiyle meşrulaştırıldığında, Birleşmiş Milletler sisteminin buna itiraz edebilecek ne siyasi iradesi ne de hukuki kapasitesi kalmaktadır. Nihayetinde ülkenin devlet başkanına yapılan operasyon ise artık hiçbir hukuk kuralının bağlayıcılığının kalmadığının en açık göstergesi olmuştur. Böylece uluslararası düzen, büyük güçlerin müdahalelerini denetleyen bir yapı olmaktan çıkarak, onları perdeleyen bir vitrine dönüşmektedir.

Bu örneklerin ortak noktası açıktır: Uluslararası hukuk, fiilen yalnızca görece küçük, zayıf ya da korumasız devletler için bağlayıcıdır. Büyük güçler söz konusu olduğunda ise hukuk esnetilmekte, askıya alınmakta ya da tamamen görmezden gelinmektedir. Bu durum, Birleşmiş Milletler’in evrensel adalet iddiasını temelden sarsmakta; örgütü, güç ilişkilerinin kayıt altına alındığı ama dönüştürülemediği bir arşive indirgemektedir.

Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, yalnızca Birleşmiş Milletler’in kurumsal işlemezliği değildir. Asıl mesele, onu mümkün kılan dünya tasavvurunun -hukukun üstünlüğüne, normların evrenselliğine ve kolektif sorumluluğa dayalı düzenin- geri dönülmez biçimde aşınmış olmasıdır. Eğer bu tasavvur yeniden inşa edilemezse, Birleşmiş Milletler reformlarla değil, ancak tarihsel bir dipnot olarak varlığını sürdürebilecektir. Ve her yeni zirve, küresel vicdanın biraz daha sustuğu bir “son toplantı” olarak kayda geçmeye devam edecektir. Hoşça bakın zatınıza…