Türkiye, mimari ve estetik açıdan da tam bir kalkınamamış, tam bir gelişmekte olan ülke görüntüsü çiziyor. Son birkaç yıldır delicesine siyasi kamplaşma ve çatışmanın boğduğu toplum, çarpık ve çirkin şehirleşme ve güya onu düzeltiyorum diye girişilen kentsel dönüşümü de, herhangi bir kimlik ve kişiliği olmayan şehirleri de tartışmaya fırsat bulamıyor. Şekilsiz, tipsiz, estetik ve mimari kaygılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan yapılar şehirleri kaplıyor, modernlik ölçütü yükseklikleri ve oradan buradan “aparılmaları” olan “dikey şeyler” şehirlerimizi “dönüştürüyor”.

Bu “dönüşüm”, kentsel dönüşümden de vahim. Bir kültürün, bir medeniyetin, bir tarihin mirası olan şehirler, son 50-60 yıldır nasıl ki metamorfoza uğramış ve “birtakım tarihi eserlere sahip az gelişmiş veya gelişmekte olan ülke” şehirlerine dönüşmüşlerse, son dönemlerde de “çakma bir modernlik” kılıfına büründürülüyor. Gökdeleni, AVM’si, rezidansı, birbirinin kopyası modern(!) mimarili siteleriyle kendini gelişmiş ve kalkınmış sanmak, Dubaileşmekten başka bir şey değil. İçi boş, tarihi ve kültürel hiçbir niteliği ve birikimi olmayan bir şehir ortaya çıkarmak var ortada.

Mirasçısı olduğumuz medeniyetin eserlerine de sahip çıkamıyoruz işin kötüsü. Sahibi olduğumuz mirası, tam bir varyemez gibi hoyratça kullanıyoruz, hiçbir özen göstermiyoruz.

Bunla ilgili birkaç çok çarpıcı örnek var. İznik’te yer alan 1600 yıllık tarihi Ayasofya Orhan Cami’ne cam kapı takılması mesela. Hristiyanlık tarihinin en önemli toplantılarından İznik Konsili burada toplanmış, 1331’de Orhan Gazi’nin İznik’i fethetmesiyle de camiye çevrilen bu esere hangi akla hizmet cam kapı takılıyor acaba Belki de “fotoselli (kendiliğinden açılan) kapı” takılmadığı için şükretmek gerek!

Bir diğer acayip örnek ise İshakpaşa Sarayı’na reva görülen uygulama. Bu nadide esere, PVC’den, yani pimapenden çatı yapacak kadar ilgiliyiz tarihle, kültürle, mimariyle. İşin trajikomik tarafı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yapılan restorasyon çalışmalarında böylesi bir garabetin ortaya çıkması. Vatandaşın balkonunu pimapenle kapatmasından ilham aldılar demek ki!! Bursa’nın Yenişehir ilçesindeki 420 yıllık Sinan Paşa Külliyesi’nin duvarı “Restorasyon yapıyoruz, kamyonlar rahat girip çıksın” diye yıkılıyor mesela. Bu kafayla restore edeceğine yık daha iyi!

Taş binaların restorasyonu sırasında taşların üzerlerinin boyanmasına alıştık artık. Veyahut Van’ın Gevaş ilçesindeki 700 yıllık Selçuklu eseri olan Halime Hatun Kümbeti’nin “dibine” yapılan öğrenci yurdu türünden acayiplikler de çok şaşırtmıyor artık. Ortada bir gerçek var: Ne elimizdekini koruyabiliyoruz, ne de üstüne bir katkı sağlayabiliyoruz.

Birbirinin aynısı kimliksiz, kişiliksiz, bu ülkenin, bu toplumun hiçbir sosyal gerçeğiyle bağdaşmayan ama uluslararası ödüllü projeleri milyonluk etiketlerle satmak, şehirleri gecekondudan bozma “çakma modern” bir hale sokmak mimari açıdan içinde bulunduğumuz sefaleti değiştirmiyor. Bugünkü yapılarımızı, şehirlerimizi, eski eserlerden bağımsız olarak birine göstersek hangi medeniyetin, hangi kültürün eseri diye düşünür acaba Veya herhangi bir “eser” bulabilir mi günümüz yapılarına bakarak

Sadece rantı merkeze alarak bir medeniyete sahip de çıkılamaz, bir medeniyet iddiasında da bulunulamaz. Bir toplumun en önemli göstergesi şehirlerdir, sahip olduğu eserlerdir, bunlara gösterilen özendir ve biz bu konularda sınıfta kalmaktan bir hal olmuş vaziyetteyiz. Mimari anlayışımız da plastikten artık..