TBMM’deki FETÖ darbe girişimini araştırma komisyonuna çağırılanların konuşmaları, bizlere hafıza kontrolü sağlarken, kimimize de 15 Temmuz tecrübesinin ışığında daha sağlıklı muhakemeler yapma imkanı veriyor.

Gazeteci Fehmi Koru “Mektup nedeniyle” diyor, komisyona ifadeye davetine. İşte orada dediklerinden bazı cümleler, yeni analizler yaptıracak gibi okunuyor konunun meraklılarınca.

12 yıl görev yaptığı Zaman gazetesinden 1998’de ayrıldıktan sonra FETÖbaşı’nı ilk o buluşmada görmüş. Ünlü 17-25 Aralık günleri... 18 Aralık’ta Sayın Gül’ü Çankaya’da ziyaretini, “Onun bu konuda görüşlerini almak niyetindeydim” cümlesiyle sebeplendiren Sayın Koru, “Cemaatle gerçekten ilişkili bir olay mı?” sorusunun “anahtar” olduğunu isteyerek ya da istemeyerek vurguluyor.

Sayın Gül ve Sayın Koru’nun kullandığı “gerçekten” kelimesi inanmazlık girdabını işaret ederken, savunmacının söyledikleri daha bir çetrefilleştiriyor durumu.

“Benim o anda aklıma geldi, bir şekilde ben gideyim, görüşeyim. Bunu da direkt olarak sorayım. İyi olur dedi bana Cumhurbaşkanı Gül.”

15 yıl aradan sonra... (1998-2013) Amerika’ya gidilecek, doğrudan aracısız sorulacak, doğru cevap öğrenilecek ve gelinecek...

15 yıl önceki 12 yılı birlikte çalışmanın ışığında mı varılıyor bu karara?

15 yıl insan ve teknolojik alet aracılığıyla dahi görüşülmemişse, o görüşme nasıl bir sıfatla tanımlanacak? Hasret giderme görüşmesi mi, sorgulama, ağızdan laf alma görüşmesi mi? Yahut sayılabilir başka ihtimaller mi? Hangisi?.. Cevabı komisyon üyesi sayın milletvekilleri biliyorlardır mutlaka. Meraksız insanlar olamayacaklarına göre...

Sayın Koru ve Sayın Gül neden bu kadar eminler, sorularına doğru cevap alacaklarından? Hatta Başbakan da dahil ediliyor bu istek zincirine. Dahası Sayın Koru’nun iki ayrı yetkili ile, iki kere yaptığı ikili görüşmelerde bir üçüncü kişi ya da kişiler yok. Onca danışmanların varlığına 15 Temmuz’dan sonra çok şahit olduk halbuki. Yaverlerin tarihini anlatmışlardı.

Cevap istenen kişi, 15 Temmuz sonrası tanımıyla söylersek FETÖbaşı, Sayın Koru’yu karşısında gördüğünde, mektupta yazılanları ve kitapta anlatılanları değil de şöyle deseydi ne olacaktı?

Ben olayın tezgâhçısı olduğumu söyleyecek olsaydım, hemen ertesinde söylerdim. Seni de 15 yıldan sonra buraya kadar yormazdım.

Ya da şöyle deseydi:

Ben şimdiye kadar hangi olayı tezgâhladığımı söyledim ki, bunu söylememi istiyorsunuz. Eşyanın tabiatı diye bir şey var, duymadınız mı?

Yoksa Sayın Koru şunu mu umuyordu:

Kulağına eğileceğini ve evet ama sakın kimseye söyleme diyeceğini... 12 yıl birlikte olmanın da bir getirisi olmalıydı hesabıyla...

Sayın Koru ifadesinin bir yerinde komisyon üyelerini bir takım sorulara doğru kışkırtmayı da ihmal etmiyor.

“Başbakan Erdoğan hemen gidin dedi.”

Cümledeki ben, ben, ben, sadece ben vurgusu bir yana, “Hemen” kelimesi üyelerin dikkatlerini çekiyor ama, beklenen soruları getirmiyor.

“Hemenden kasıt devlet uçağı mıdır?”

Başka şekli olabilir mi? Tarifeli uçakta otururken, “Ay Fehmi bey! Biz sizin ünlü biri olarak Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan’la görüştüğünüzü duymuştuk. Yolculuk ne tarafa? Ayrıca çay mı içersiniz, kahve mi?” muhabbetlerine hostes kızların, ne cevap vermesini isterdiniz?

Halbuki o “Hemen” açıklaması, Başbakan’ın bu acelesi nedendir? Dar vakitlere mi erdi? 17 Aralık’tan başka bir aralık tarihi de mi bekliyordu? Gibi sualler çağrıştırmaz mı?

Sayın komisyon üyeleri bu tür sorularla vakit kaybetmediklerine göre, Sayın Koru’nun da niyeti canla başla koşturduğunu vurgulamak olabilir.

O hemen gitmenin gerçekleşmesinden sonrasını da anlatıyor Sayın Koru. Darbukatör Baryam’ın niye kendisine darbükatör dendiğini bin kere anlattığı gibi.

Gazeteci, hele bir usta gazeteci ise, görüşmesini ya teyp aleti ile ya da not alarak gerçekleştirmez mi? Fakat o burada durdurulmuş ve bir başka şeye inandırılmış.

“Daha iyisini yapalım; ben size mektup vereyim. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’na iletirsiniz.”

Bir görüşmede not alan gazeteci yerine, mektup taşıyan gazeteci metodu galiba medya sanayiinde tutmadı. Bunu neden kestiremez ünlü ve tecrübeli Sayın Koru? Gerçi böyle bir soru hangi komisyon üyesinin işine yarayacaktı?

Fakat yine de insan, 15 Temmuz’da yaraları kanatılan bu ülke insani yani, şöyle bir şeyler geçirebilir aklından.

Deseydinki, sen kimsin? Mektup vererek bir konum eşitliği mi sağlamak istiyorsun?  Yoksa beni buraya salanların benim sözüme inanmayacaklarını mı sanıyorsun? Açar telefonu iki kelime ederim. Ayşe tatile çıksın, parolasını Kıbrıs harekâtında kullanmış bir milletiz. Bizimde uydurduğumuz şifreli bir cümlemiz var icabında...

Olmaz! Mektup taşımanın daha iyisi olduğuna inandırılmış bir kere... Daha önce de doğru söylediğine inandırılmıştı. 15 seneden daha da önce, iyi gazeteci olduğuna, iyi gazetecilik yaptığına inandırılmıştı. 28 Şubat’larda susmaya inandırıldığı gibi.

“Ben kendisiyle asla görüşmeme kararı olan bir insanım.”

Sayın Koru bugün durduğu yeri böyle anlatmış. Konu şahsileşmesin diye belki, görüşmeden çok mu rahatsız olmuştunuz? Yeni yeni hatırladığınız ve sizin bu kararı almanızı gerektiren bir şeyler mi geçmişti aranızda veya orada? Soruları da sorulmamış. Olmuşsa olmuştur. Artık ne önemi var? Diye düşünüldüğünden zahir...

Lâkin bizim son bir itirazımız var Sayın Koru’ya.

“Türkiye’nin 15 Temmuz hazırlığından hiç bilgisinin olmaması benim aklımı zorluyor.” Diyerek çok akıllı olduğunu tescil ettirmesinedir mide bulantımız.

Yani mesela sen, bizzat ve şahsen bilgi mi ulaştırmıştın? 15 Temmuz’a hazırlık yaptıklarını mı söylemiştin ya da yazmıştın?

Yoksa, kirasını peşin ödediği gölün kenarında bir çay içmiş değil, yazılarıyla elden ayaktan ve zevk almaktan düşmüş zavallı ve yaşlı bir adam görüntüsü mü kazıyordun, şüphe makamındakilerin gönüllerine?

Türkiye’nin bir meselesi de, “Bilgisinin olmaması”nı sağlayanların düğümünü çözmektir; gerektiğginde İskender metodunu uygulayarak hem de...

Sulu limon ve kurklu manto meselesi

Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç 19 Haziran 2016 tarihli ve “Bu dişi başka dişi” başlıklı yazısında “biraz gazetecilik” anlatırken, son cümlelerini de anılarına ayırmıştı.

“Çocukluğumuzda Celal Şahin (o da kim?) taklidini yapardı... Eşref Şefik (o da kim?) bir gün manava gitmiş, manav demiş ki: “Eşref abi, bu limonu al...”

“Neden?” diye sormuş Eşref Şefik.

“Sarıdır, suludur, dişidir” demiş manav.

Sonra başka bir gün başka bir manavın önünden geçiyormuş merhum Eşref Şefik, bakmış sıra sıra dizili limonlar...

“Bu limon dişi mi?” diye sormuş.

Manavın verdiği cevabı buraya yazamam.”

Bizim de yetiştiğimiz o anılar, kaybolan bir kültürün de işaretiydi aslında. Kelimeleri tek manalarıyla bilen insanlarla yaşamanın üzüntüsü ve çaresizliği fıkralar ürettirmiş, karikatürcülere malzeme olmuştu çoktan.

O yıllarda çizilmiş bu karikatür, Engin Ardıç’ın meramını belgelendirirken, biz daha güncel bir konunun tartışmalarına doğru yol alalım.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanı konu edilince, televizyonlarda program yapma seviyelerine gelmiş akıl vericilerimizin yorumları gülmekten kırıp geçirmiş insanımızı. Sonuçta bilgi yarışması katılımcısı saymamız da kendimizi, tartışmaların kaynağı.

Aziz Nesin anlatmıştı, pek sevmediğini sezdirdiği Sabahattin Ali’yi.

“Toptaşı cezaevindeydim. Ziyaretime geldi. Moralsizdi. Kamyonculuk yapacağını, nakliyatçılıkta iyi para olduğunu söyledi. Altı ay sonra bir kamyoncunun karıştığı kaçma senaryolu bir olay sonunda öldürüldüğünü duydum.”

Aziz Nesin’in, ölümünde ikinci bir kanalla irtibata geçmek istemesi vardır, dediği Sabahattin Ali olayı, tarihimizin aydınlatılması gereken sayfalarındandır.

İşte o Sabahattin Ali’yi ben, bir “Şirince” hikâyesi ile sevmiştim.  Ki orada Anadolu yerlilerini müdafaa vardı. Bir de, bir sayfiye yerinde onun orada olduğunu öğrenen bir İsmet Paşa mebusunun, çağırın gelsin, tanıtsın kendini, arzusunu takmadığının anlatıldığı anıyı okuduğumda sevmiştim. Kızı Filiz Ali beş yaşlarındaydı, diyordu anlatıcı.

Bu ülkede romanların kaderi olsa gerek. Ara sıra böyle olaylarla gündeme gelmek. 1940’larda bir romanın nasıl gündem olduğuna bir bakarsak, günümüze kadar değişmeden gelenlerin ne olduğunu görebiliriz.

Mavi ve Siyah

Bir salonda, kadın erkek, gazeteleri gözden geçirerek konuşuyorlar...

Bir genç kız, elindeki Cumhuriyette bir makale başlığını göstererek ayağa kalktı:

– Mavi ve Siyah!..

Öteki kızlar sordular:

– Bu senenin modası mı imiş acaba?..

– Bilmem... Halit Ziya Uşaklıgil yazmış..

– Bu da kim?

– Terzi olacak galiba...

– Yok, yok... Terzi değil... Ben bu ismi biliyor gibiyim... Ressamdı, ressam... Öyle ya, baksana, renklerden bahsediyor!

Köşede oturan ihtiyar bir zat gülümseyerek söze karıştı:

“Kızım, Halit Ziya, ressam değil, muharrirdir, ediptir... Bizim devrimizin edibi!.. (Mavi ve Siyah) ta onun bir romanının ismidir!

Hepsi şaştılar:

– Kendi romanının ismi mi?.. İnsan, böyle üç sütunluk bir makale ile kendi romanından bahseder mi?..

Çapkın bir kız, arkadaşının kulağına fısıldadı:

– Baksana büyük baban: (Bizim devrimizin edibi) diyor... O devrin ediplerini kendilerinden başka anlıyacak kim kaldı ki!..