İnsan ve toplum hayatının, aslında, her an temasta olduğu

birtakım kavramlar ve olgular hakkında tam, doğru ve tutarlı bilgi sahibi olmak

bir yere kadardır. Bu tür kavramlar ve olgular konusunda tam, doğru ve tutarlı

bir bilgi sahibi olmanın önünde iki temel engelin, mahiyetleri gereği, ortaya

çıkması kaçınılmazdır.

Bu engellerden birincisi bilgi sahibi olma konumunda

bulunan öznenin, yani insanın imkan, güç ve yeteneğiyle ilişkili olduğudur.

Bilgi sahibi konumunda bulunan insanın imkan, güç ve yeteneği, doğası gereği

sınırlıdır. Birtakım kavram ve olgular hakkında elde ettiği bilgi dünden bugüne

artış ve gelişme gösterse de yeteneğine içinde bulunduğu maddi ve manevi imkan

ve şartlara bağlıdır. Dolayısıyla konu edinilen kavram ve olgulara üzerindeki

bilgisi, kaçınılmaz olarak sınırlı kalır. Ama bu o kavram ve olgunun

anlaşılmadığı, kavranılmadığı anlamına da gelmez. Sınırlı olması doğru ve

tutarlı olmadığı sonucunu doğurmaz. Burada bilginin yanında bilinç söz

konusudur. Ancak bilinç, mutlak surette bilgiye bağlı, onun kesin sonucu demek

değildir.

İkinci engel birtakım kavram ve olguların dayandığı

varlığın mahiyeti üzerinde edinilen değerlendirme ve yargıların değişir nitelik

göstermesidir. Bir kavram ya da olgu hakkında sahip olunun değer ve yargılar,

çeşitli etkenlere bağlı olarak farklılaşır. Sözgelimi her insanın bir hayat

tasavvuru vardır, aslında var olduğunu bizzat o kimseden başlayarak diğerlerine

teşmil ederiz. Gerçekte bu tasavvurun tam, kesin ve mutlak olduğu konusunda

irdelemelerde bulunulduğunda, bunun pek böyle olmadığını ortaya çıkarmak pek

zor olmasa gerektir.

İnsan ve toplum hayatının her an temasta olduğu birtakım

kavram ve olguların başında din, hukuk, ahlak ve tıp gelir. Yani inanç, adalet,

erdem ve mutluluk ile sağlıklı olmak duygusu hayat dediğimiz olguyla iç

içedirler, bunlar olmaksızın hayat tasavvurunu oluşturmak adeta imkansızdır.

Hayat inanç duygusunu içerdiği kadar, inanç duygusu da hayatı gerçeklik

temelinde belirler. Adalet, hak, nesafet duygu ve idesi olmaksızın hayatı

somutlaştırıp düzenlemenin mümkün olmadığını, bilinçle tasavvur ederiz. Bu

duygu ya da idelerin hukuk dediğimiz olgunun mahiyetinde içkin bulunduğunu

kavrayıp tesbit etmek için bunlar hakkında belli bir düzeyde bilgi sahibi olma

gereği vardır. Aslında hukuk hakkındaki bilgi düzeyimiz yükseldikçe ve

genişledikçe adalet, hak nasafet duygu ve idesini kavramamız o nisbette

gelişir, olgunlaşır, bunlara biraz daha yaklaşmış oluruz. Bu da hayat

tasavvurunu o nisbette gerçeklik boyutuyla kavratır. Ahlak da böyle.

Hukuk üzerinde biraz daha derinleşmek istersek, genel

olarak, hukuk olgusuna hem bilgi, hem de bilinç yönünden bir hayli donanımsız

yaklaşıldığı söylenebilir. En basitinden hukuk olgusunun belli şartlar ve

zamanda somutlaşma, kendini gösterme edimi sayılabilecek olan kanun dediğimiz

belli teknik süreç sonucu ortaya konulan bir düzenlemeyi birbirine

karıştırmaktan kurtulunmaması tipik örnektir. Benzer örnekler olarak devlet,

siyaset ve iktidar olgularının hukukun içerik ve ölçütüyle gerçeklik düzeyinde

ortaya çıkabildikleridir. Özellikle devlet kavramı, deyim yerindeyse, hukukun

bir yaratımı (inşası), bir oluşuğu dur. Bunu gerçekleştiren hukuki kavram da

hakimiyet , yani egemenlik tir. Hukuk devlet kavramlaştırmasına yaparken

hakimiyet ölçüt ya da ilkesini önermekte ve üç ayrılmaz nitelikte

kavramaktadır: Mutlak, bölünmez ve süreklilik. Hukukun muhatabı, öznesi kişi

olduğu için, devlet de bir kişi dir, ama tüzel kişi. Bir tüzel kişi olarak

devlet hak ve yetki bakımından, diğer kişilere üstün konumdadır (statü), hak ve

yetkilerini, bir başka kişiyle paylaşamaz.

Bunun dışında derin devlet , gizli devlet ya da

paralel devlet gibi nitelemeler yapıldığında, hukukun tanımladığı devlet

ortadan kalkar. Ama hukukun tanımadığı, ancak kendi dışında varlık olarak

tanımladığı iktidarlar bulunabilir. Bunlar ise, hukuk en anlamsız varlıklar

olarak görülürler. H. Kelsen in anlamsız kuralları gibi.