Düşünce, bilim ve bunların gerçekleşmesinde ihtiyaç duyulan birtakım ilkelerin belirlenmesinde kaynaklık eden ahlâk tarafından da, bu iki kavram değerlendirme konusu içerisindedir. Kuşkusuz bu iki kavram, düşünce, bilim ve ahlâk alanlarında farklı kelimeler ile ifade edilmiş olsalar da, mahiyet ve amaç bakımından ayrı düşmezler. Bu yüzden “Düşünce Ahlâkı”, “Bilim Ahlâkı” adlandırmaları yapılabilmektedir. Ortak ilkelerinin başında “hakikat” olarak nitelenen ilke gelir. Buna göre gerek düşünür, yani düşünce adamı, gerekse bilim adamı, bilgin, ulaştığı veya elde ettiği hakikate bağlı kalmak, açıklamak gibi bir takım görevleri yüklenmek ve gereğini yerine getirmek durumundadır. Sözgelimi Antik Yunan’da Sokrates düşüncesini açıklamak gereği duyarken düşünce ahlâkına uygun davranmaktaydı. Yeniçağ’da Galileo dünyanın güneş etrafında döndüğünü ileri sürerken, çağının dogmatik anlayışına aykırı bir bilgiyi açıklamakla bilim ahlâkını gerçekleştiriyordu. Hallac-ı Mansur “Ene-l-Hak” derken, Molla Lütfi veya Fuzuli yönetim işleyişini eleştirirken düşünce ve bilim ahlâkına uygun davranış sergilemişlerdi. Hakikati aramada, bulmada ve açıklamada ahlâkın yaklaşım ve görünümü nasıl bir süreç izler? Bu da başlı başına üzerinde durulacak önemli bir konudur. Şimdilik, şöyle bir akıl yürütmede bulunulabilinir.

Ahlâk bakımından, “önyargı” kavramını genel olarak  “suizan”, “suiniyet”, yani “kötü kanı”, “kötü niyet” çerçevesinde ele almak mümkündür. Ahlâk da, bir ölçüde, hukuk gibi, dışa yansımış davranışı değerlendirir, ama aynı zamanda içte olan ya da oluşan duygu ve düşünceyi de değerlendirme kapsamında görür. Nitekim ahl3ak, diğer insanlara, bireylere bakışımızda “iyi niyet” ilkesini, daha doğrusu erdemini şart koşar ve bu ilkeye hem içte hem de dışta uyulmasını bir ölçü olarak ortaya koyar. Tanıyalım, tanımayalım, ilişkide olalım veya olmayalım, hatta belirli şartlar altında “düşman” olduğumuz insan ve bireylere karşı “iyi niyet” ilkesi temelinde davranmamızı ister ve bekler. Çünkü ahlâk bize “olgun kişiliği” amaç olarak gerçekleştirmeyi önerir. Bir kimseyi arkadaş veya dost edinmeyebiliriz, fakat ahlâk, o kimseye karşı kötü niyet beslememizi önermez. Böylece, arkadaş veya dost olmak istemediğimiz için irademizi işletmiş oluruz, ayrıca kötü niyet beslemediğimiz için “olgun kişilik” hedefinden sapmamış oluruz. Ahlâkın önerdiği iyi niyet ilkesi, hukuk alanında da bir hukuk kuralı olarak karşımıza çıkmaktadır. Mecelle bunu “beraat-i zimmet asıldır” şeklinde ifade etmiştir. Daha doğrusu, ahlâkın bir ilkesini bir hukuk kuralı (hüküm) haline getirmiştir. Roma Hukuku’nda da bunun bir ilke düzeyinde kavrandığı söylenebilir.

Yine ahlâk bakımından “açıklık” kavramı, önemli bir ilke olarak kavranmıştır. Öyle ki, sadece dışa yansıyan yönüyle değil, bizzat insanın kendi öz kişiliğine karşı açıklık içinde davranması istenmiştir. Bunu, insan ve birey bizzat kendi özünü (nefis) sorgulama, denetleme (murakabe ve muhasebe) yoluyla gerçekleştirmek durumundadır. Çeşitli aşamalara tabi tutulan insanın özü, nefsinin, olgun kişiliği kendinde gerçekleştirme çabası, daha doğrusu mücadelesidir. Bu çaba ya da mücadelede, insan bilmediği, farkında olmadığı saklı duygu, istek, tutku ve düşüncelerini, adeta dışındaki bir varlık veya nesne gibi bütün çıplaklığıyla ortaya koymaya yönelir. Çünkü insanın kendini gerçek varlığıyla tanıması, bilmesi, ancak açıklık yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu bağlamda, insanın kendini tanıması, bilmesi, son aşama veya merhale değil, amacı da içeren asıl aşamaya hazırlıktır. O aşama, aynı zamanda amaç, Allah’ı tanıma, bütün varlığının özüyle onun varlığını kavramadır.

Aslında, pek bilincinde olunmasa da, günde beş vakit kıldığımız namazlarda yaptığımız dualarda, önyargılardan uzak bir şekilde iyi niyet ilkesine riayet edildiği, en azından edilmeye çalışıldığı söylenebilir. Soyut anlamda da olsa, her Müslüman birey yaptığı bu dualarda, diğer Müslüman kardeşlerinin maddi ve manevi yönüyle iyiliğini, diğer insanların hidayete ermesini, dolayısıyla onların da iyiliğini ister. İyi niyet içinde Allah’a yakarır. Sırf bu tutuma baktığımızda bile, bir Müslüman bireyin, diğer bireyler hakkında önyargı içinde olmaması gerektiği sonucunu çıkartmak mümkündür. Çünkü yapılan duada böyle bir istek içinde olmak, ancak önyargıdan arınmış bir niyetin ve iradenin varlığına bağlıdır. Bu aynı zamanda, insanın öz itibariyle açıklık içinde olduğunun bir göstergesi sayılmalıdır.

Çok genel ve kısaca, ahlâk alanında tezahür etme ihtimali üzerinde durduğumuz bu iki kavramın, diğer alanlardaki yansıması nasıl ele alınabilir?

Bir başka yazı(lar)da ele alınıp irdelenmesi, sanıyorum, daha yerinde olacaktır.