Allah yolunun yolcularına düşen görev sırat-ı müstakim üzere bulunup sebeplere sarılarak sürekli sefer halinde bulunmaktır. Bu topluluk; Allah Teâlâ’nın onların eliyle yeryüzünde Hakk’ın hâkim olması için seçtiği topluluktur.

Bu topluluk mücadelesini; kendi şahsi çıkarları, kendi kavminin veya beldesinin çıkarları veya bir başka emel için değil yalnızca Hak davanın yol alması için yürütür. Yaptıkları işten asla kendilerine bir pay çıkarmazlar. Davanın isimsiz kahramanları olmayı her şeyin üzerine tercih ederler. Yapıp ettiklerinin sayılıp dökülmesinden asla hoşlanmazlar. Her yerde isimlerinin anılıp da amellerinin boşa gitmesinden adeta arslan’dan kaçar gibi kaçarlar. Tıpkı Zeyd b. Hattab gibi. Hz. Zeyd (R.A.) ilk Müslümanlardan ve muhacirlerdendir. Allah Resulü ile birlikte her yerde hazır bulunmuş ve nihayet Hazreti Ebu Bekir (R.A.) zamanında hicretin on ikinci yılında mürtetlere karşı yapılan Yemame savaşında da büyük kahramanlıklar göstererek şehid düşmüştür. Ama ikinci halife kardeşi Hz. Ömer (R.A.) olmasa nerede ise ismi dahi unutulacak kadar kendini saklamıştır. Halbuki Zeyd’in şehadet haberi Hz. Ömer radıyallahuanha ulaşınca onun dindeki yüksek mevkiini şöyle dile getirmiştir:

“Esen her Saba rüzgârı bana kardeşim Zeyd’i hatırlatır. Allah kendisine merhamet eylesin. O beni iki güzellikte geçti. Birincisi, o benden önce İslam’la şereflendi. İkincisi, benden önce şehitlik mertebesine erdi.”

Evet, Saadet Asrı’nın böyle isimsiz kahramanları çoktur. Onlar, bütün insanlar Allah Resulünü yalanlarken onu tasdik edenlelerdir. Hak davada olmanın verdiği rahatlık ve haklılık duygusuyla hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeden doğru bildikleri yolda yürüyüp liderlerinin komutasında bütün cihana kafa tutanlardır. Allah yolunda başlarına gelen çile ve ızdırapları güle oynaya karşılayanlardır. Gerisini Fizilal sahibinden okuyalım:

“Hem sonra insanların kınamasından nasıl korkarlar ki; onlar, insanların Rabbinin sevgisini garantilemişlerdir. Allah’ın kanununa uydukları ve O’nun sistemini hayata egemen kılmaya çalıştıklarına göre, insanların alışkanlıklarını, ulusal geleneklerini ve cahiliyenin genel geçer törelerini dikkate alırlar mı hiç? Hayat ölçülerini ve hükümlerini insanların arzularına dayandıranlar, yardım ve desteği insanlardan bekleyenler, insanların yergisinden çekinirler. Ancak insanların arzularına, ihtiras ve değer yargılarına hakim olması için Allah’ın terazisine, kriter ve değerlerine başvuranlar, gücünü ve onurunu Allah’ın gücünden ve O’nun verdiği onurdan alanlar, insanların ne söyledikleri ve ne yaptıkları hiç ilgilendirmez. Bu insanların durumu ne olursa olsun, realiteleri ne olursa olsun. Bu insanların uygarlıkları, bilim ve kültürleri ne düzeyde olursa olsun, durum değişmeyecektir.

Biz insanların söylediklerini, yaptıklarını, sahip oldukları üzerinde uzlaşma sağladıkları şeyleri, pratik hayatlarında edindikleri değer ve ölçüleri, her zaman göz önünde bulundururuz. Çünkü biz; ölçü, kriter ve değerlendirme konusunda baş vuracağımız temelden habersiz ya da yanılgı içindeyiz. Oysa Allah’ın sistemine karşıt olan her şey batıldır, boştur. İsterse milyarların geleneği olsun, onlarca asır boyunca gelip geçen ulusların üzerinde birleştikleri bir şey olsun.

Sırf şu anda mevcut olan budur, realite budur diye milyonlarca insan (batılın tarafına meyletmekte ve) benimsenmektedir. Ona göre yaşamakta ve hayatları için bir temel edinmektedir. Bu ölçüyü, İslâm düşüncesi kabul etmez. Herhangi bir durumun, gelenek ve göreneğin veya değer yargısının bir anlam ifade etmesi için, Allah’ın sisteminden bir temele dayanması gerekmektedir. Değer ve ölçülerin alındığı tek kaynak budur. Bunun dışında olan hiçbir kurum, gelenek ve görenek ya da değer yargısı bir anlam ifade etmez.

Bu yüzden, mümin topluluk, Allah yolunda cihad ederken kınayanların kınamasından korkmaz. Bu, seçkin müminlerin karakteristik özellikleridir.

Sonra, Allah tarafından seçilmeleri, O’nunla seçkin müminler arasındaki karşılıklı sevgi, onların özellikleri ve ünvanları haline getirdiği bu karakteristik çizgiler, onların gönlünde yer eden Allah’a güven duygusu, cihada girişirken O’nun yol göstericiliğine göre hareket etmeleri onlara Allah’ın lütfudur. Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir.”