Türkiye’de her seçim “ölüm kalım seçimidir”. Her seçim “son derece önemli”, “hiç olmadığı kadar kritik”tir. Her seçim “iyilerle kötülerin savaşı”dır. Türkiye’de siyaset başlı başına bir “ölüm kalım meselesi”dir zaten.

Çünkü siyaset bir meslektir bu ülkede. Siyaset, kağıt üzerinde memlekete hizmet amaçlı gözükse de, siyasetçilerin önemli bir kısmı tarafından bir “ikbal” aracı, “kariyer fırsatı”, “kazanç kapısı” olarak görülür. Bir şekilde bir yerlere “kapağı atmak”, kendini garantiye almak demektir çünkü. Gerekli ehliyete, liyakata, vasıflara sahip olunup olunmadığını düşünmez kimse, herkes “halka hizmet” aşkıyla(!) yanıp tutuşmaktadır çünkü.

Bu seçim ise, bu genel “ölüm kalım seçimi” çerçevesinin epey bir dışında bir önem arz etmektedir. Siyaset, bugüne kadar kör topal da olsa belli bir çizgide giderken, artık tamamen zeminini kaybetme, giderek tek taraflı olma riski arz etmektedir. En basitinden, Cumhurbaşkanlığı sistemi meselesi bile bu tek taraflı ve keyfi bakışın bir ürünüdür. Neden böyle bir sisteme gerek duyulduğuna cevaben “Türkiye uçuşa geçecek”, “Yönetimde istikrar sağlanacak” gibi son derece öznel ve tatminkar olmayan yanıtlar verilmektedir.

Ki, seçim öncesi iktidar partisinin bir başka partiyle kurduğu ittifak (muhalefet partisinin “2023’e kadar desteğimiz sürecek” demesiyle zımnen bir koalisyondur aslında) ve son günlerde iktidar partisinden yükselen “Seçim sonucuna göre koalisyon kurabiliriz” ifadesi bile, “Cumhurbaşkanlığı sistemini neden tercih etmeliyiz” sorusuna verilen yanıtları geçersiz kılmaktadır. Sistem değişikliğinin daha ilk seçimde koalisyon doğuracak olması, o sistemin hiç de anlatıldığı gibi “müthiş” olmadığını gösterir herhalde.

Burada asıl konuşulması gereken konu, koalisyonların kötü olduğu önkabulünü neden genelgeçer bir gerçek olarak kabul etmek zorunda olduğumuzdur. Koalisyonla yönetilen birçok Kuzey Avrupa ülkesi, sosyal refah ve zenginlik konusunda dünyanın zirvesinde yer alabilmektedirler. Bu, neden dikkate alınmamaktadır mesela?

Bu seçimi bu denli kritik hale getiren mesele, siyasi iktidar ve cenahı açısından elde edilen imkanların, makamların vs elden gidişiyle ilintili olabilir. Ama daha geniş ölçekte, genel siyaset açısından bakılırsa, bu seçimler Türkiye’de giderek zeminini kaybeden ve halkın meselelerini es geçen siyasetin “normalleşmesi” meselesidir.

İktidar partisi cenahını saymazsak, sağcısından solcusuna, dindarından laikine, milliyetçisinden liberaline toplumun hemen her kesimi bir “normalleşme”den bahsetmektedir. Her ne kadar günlük siyasetin hayhuyunda ve gerilimi bilhassa artırılmış ortamında bu durum ısrarla es geçilse de, Türkiye bir nefes almaya ihtiyaç duyuyor. İktidar cenahının aklı başında, aklıselim ve vicdanlı fertleri de bunu dile getiremeseler bile bunun güpegündüz farkındalar. Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın giderek şirazesinden çıktığı ve toplumsal ayrışmayı artık düşmanlık seviyesine sürüklediğini görmemek için iktidarın operasyonel haber kanallarını izlemek gerekir herhalde.

İnsanların giderek huzursuz olduğu, birbirlerine karşı güven ve saygı duymadığı, en ufak meselelerde bile bir düşmanlık atmosferinin oluştuğu bir siyasetin sürdürülebilirliğinin olmadığı ortadadır. Türkiye, derin bir nefes almalı, toplumun farklı kesimleri yeniden birbirine ısınmalıdır artık. Birbirine karşı “vatan haini”, “Türkiye’nin kötülüğünü istiyor”, “düşman” vs gözüyle bakan insanlar, hem kendilerini hem de toplumu yormaktadırlar. Bu anlamda siyasetin normalleşmesi açısından bu seçim çok ama çok önemlidir. Normalleşme, toplumun muhalif olarak adlandırılan kesimlerinden çok daha fazla iktidar partisi için elzemdir aslına bakılırsa. Yoksa bu halet-i ruhiye ile devam edilmesi herkese zarar verecektir.