“Öttür yem borusunu, öttür, öttür, borazan!

Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!”

Üstad Necip Fazıl’ın çıkardığı Ağaç (1936) ve Büyük Doğu (1943) adlı dergilerden herkesin haberi vardır. Büyük Doğu’nun bazı devrelerinin günlük gazete halinde çıktığı da bilinir. Borazan’ın Kasım-Aralık 1947’de yayınlandığı günlerde, haftalık bir mizahî gazete çıkarıldığını çok az kişi bilir. Ancak üç sayı çıkan bu gazetenin, farklı bir mizah anlayışı var.

CHP karşısında, bu partinin içinden çıkan yeni bir parti olan DP’nin yeni bir tavırla ortaya çıksa da yine aynı zihniyetin temsilcisi olmaya çalıştığı görülür. Bu yıllarda Necip Fazıl, DP’ye yaptığı tenkitlerle demokratik yeni bir yapılanmaya yol açmaya da çalıştı.

BORAZAN MİZAH DERGİSİ

Gazetenin ilk sayısının sol baştaki ilk yazısı “Yuf!” başlığını taşıyor ve bir çeşit çıkış gerekçesi hüviyetini taşıyor. Gazetedeki yazıların hemen hepsinde olduğu gibi bunda da imza yoktur. Üstad’ın kaleminden çıktığı hemen anlaşılan bu yazının tamamı şöyle: “Artık iş alaya bindi. Atom bombası devrinde, kestane fişeğinden zayıf ciddiyet utansın! (Me-lankoli) hastası Prens (Hamlet) Keloğlan’a çıkıyor! Zira Danimarka sarayında entrika, “Kan-dilleri yakın!” cümlesini “Kan dilleri yakın...” diye manalandıracak hale gelmiştir. Sen, en keskin fikir çilelerinin oyuk oyuk gölgelendirdiği ve kıvrım kıvrım acılaştırdığı içli ve mahzun dava çehresi! Bundan böyle palyaço makyajını öğrenmeğe çalış! Sırtına, kıtıklardan bir kambur tümseği yerleştir; başına, kır saçlarını örtecek bir işkembe oturt; bostan patlıcanından bir burun tedarik et ve oldu bitti!”

Birinci sayfanın altındaki “Dalkavuğun Köşesinden” yazısı, o dönemin dalkavuk yazarlarının üslûbuyla yazılmış. İkinci sayfadaki “Yürekleri okuyan makine” başlıklı yazılar, üç sayıda da yer alıyor. Con Ahmet’in icadı olarak anlatılan bu makine ile o dönemin maruf isimlerinin söz ve maksatları sergilenir. İlk sayıda, daha önce Necip Fazıl’ın “Çerçeve” başlığı ile yazılar yazdığı, sonradan iktidarın emrine giren Son Telgraf gazetesinin sahibi Ethem İzzet Benice ile yapılmış bir konuşma yer alır bu başlık altında. İkinci sayıda, o dönemin baş başa kani Recep Peker’le, üçüncü sayıda da muhalefetin lideri Celâl Bayar’la yapılan konuşmalarda, sorulara verilen cevapların biri ağızdan, ikincisi yürekten cevap başlığı ile sunulur. Üçü de birbirinden ilgi çekici olan bu konuşmalardan ilk ikisi iktidar yanlılarının düşüncelerini, üçüncüsü de mu-halefetin iç yüzünü ortaya koyacak niteliktedir.

O dönemde DP’nin Genel Başkanı Celâl Bayar’ın temel tarafını yansıtıyor:

“Celâl Bayar’la 5 Dakika” başlığı ile sunulan üçüncü dizi yazıda DP’nin temel tavrını bulmak mümkündür. Bu kadar önemli olan ikinci husus, Üstad’ın DP ve CHP münasebetindeki “mu-vazaa”yı daha 1947’de ortaya koymuş olmasıdır. Bunun baş tarafını iktibas etmekte fayda görüyoruz:

“Sual - Partinizin halk anasında bazı muvaffakiyetlerini ne gibi sebeplere bağlıyorsunuz

Ağızdan cevap - Pek basit... Halkın bizi hak ve hürriyete samimiyetle bağlı bilmesine...

Yürekten cevap - Halk bizi sevmiyor, CHP’den nefret ediyor! Bize her alkışı ona bir tokattır. Ondan öyle nefret ediyor ki, aynı CHP ceketini ters giyip de yine Altıoku yakasına taksa ve sadece “Ben CHP’ye muhalifim!” dese onu bile azizleştirecektir. Ah, bu nokta, halkın sevgi ve alâkasında doğrudan doğruya müspet ve müstakil bir esasa malik olamamak noktası, benim ruhumda ne yaman bir ıstırap ukdesi!” (Borazan, s. 3, 12 Aralık 1947).

Üç sayının 2. ve 3. sayfalarında yer alan “Bâbıâli” başlıklı yazı dizisi, pek çok bakımdan dik-kate değer. “Muazzam matbuat revüsü” başlığı ile sunulan bu yazıların her birinde ayrı bir basın çevresi ele alınmaktadır. Üstad’a ait olduğu hemen anlaşıldığı gibi, yıllar sonra yayınlanan Bâbıâli (1975) adlı basın ve edebiyat hatıralarıyla benzerliği belli.

BÂBIÂLİ’NİN İLK ÖRNEĞİ

Üstadın Babıâli adlı eserinden sadece üslûp bakımından değil, şahısların ifadedeki tavrı bakımından da farklı olan bu yazı dizisi, basın çevrelerinin çelişkilerini sergilemektedir. İlkinde, 1940 yılının Memuriyet gazetesinde, “günde birkaç yüz hikmet kelimesi yumurtlamaya memur dâhi, fıkra muharrirlerine mahsus bir odacık”ta, “Faşizm ve Nasyonal Sosyalizm’in hasta beşeriyeti kurtaracak yegâne ilaç olduğuna inanan Garami Süha, masa başında...” Yazı işleri müdürü muavini radyoda Hitler’in konuştuğunu haber verir. O da koşar adım büyük bir odaya girer ve emekli generale selâm vererek oturur. “Generalin omuz başında ve ayakta (Memuriyet) sahip ve başmuharririnin oğlu, yedek başmuharrir Ender Nadir bey...” Üçünün dehşetli bir heyecanla bekledikleri konuşma nihayet başlar: “Radyodan gelen ses, bir tımarhane dolusu insanla, bir orman dolusu hayvan ve bir fabrika dolusu makinenin hep bir ağızdan çıkardıkları müthiş şamatadan nişâne...” Emekli generalin tercümeleriyle süren bu konuşma bitmeden, Garami Süha vecd ve heyecandan bayılır.

İkinci yazıda Can gazetesi anlatılır. “Üçüncü kattaki odasında M.Z. başmakalesini yazıyor. Yüzünde, gerilmiş bir davul derisi kadar olsun bir hassasiyet çizgisi yok. 1939 yılının 24 Ağustosunda, herkes buram buram terlerken, o, ne soğuk, ne sıcak, hiçbir şey duymadan, kaya gibi sert bir nefs emniyetiyle yazıyor.” M.Z.’nin Sovyet yanlısı yazılarından tarih verilerek çalınan pasajlardan sonra ifadelere yer veriliyor: “Yazıyor oğlu yazıyor, yazıyor oğlu yazıyor ve nehirleri tersine akıtmıyor, gemilerin çıpasını yıldızlara doğru atmıyor! Asla komünizma yapmıyor, hürriyet ve demokrasyadan başka gaye gütmüyor, her şeyi doğru açık, vazıh, riyazi ve (objektif) görüyor.” Öte yandan alt kattaki odada patronla CHP muharrir ve mebusu Kadri Herdem ve Hayat Maviş’le konuşan Bayan M.Z., “Ben, er geç bütün dünyaya hükmedecek olan nizamı görmüş, seçmiş ve ona kara sevda ile vurulmuş bir insanım” demektedir. Kadri Herdem’in “sen neyi seçtin” sorusuna, gazete patronu “bu dâhilerin hesabını tutmak işini seç-tim” der. Patrona Bayan M.Z. acı acı gülümseyerek şu karşılığı verir: “Tam da Marks’ın küçük burjuvayı anlatışı gibi konuşuyor!”

Üçüncü yazı bir toplantıyı anlatıyor: “Basın Birliğinde, İngiliz ve Amerikan basın ateşeleri şerefine bir (kokteyl) yeriliyor. 1944... Garptan ikinci cephe açılmış ve Fransa temizlenmiş, şarktan da Berlin önlerine gelinmiştir. Bâbıâli’de, demokrasyalar cephesinin davasını tutmuş olan kalem sahipleri, henüz general (Mongomeri)’ye nasip olmamış birer gurur üniforması taşıyorlar.” Salonu ağzına kadar dolduranlardan özellikle basın çevresi tanıtılır: “İlk göze çarpan şahıs, yüzünün son derece hususî hatları ve yetmiş küsur yaşının üzerinde defalarla işlenmiş ustura izleriyle. Zahit beydir. (...) Birkaç adamı ötede, bir iskemlenin üzerine çıkmış, kadeh üzerine kadeh deviren Hüsamettin Lâtif, namı diğerle deli Hüsam... Yanında, muayenehanesiz doktor şeklinde, amelî değilse bile meslekî muharrir Mail bey ve bir iki muhbirimsi zat...” Hüsamettin Lâtif, Kara Davud’un baskı rekorlarından bahsederek avaz avaz haykırır, “Yeni Cihan Harbinin bütün mukadderatını ifşa zorunda kalan biz olmadık mı Ne yapalım, bizim de mukadderatımız “ıstırap çocuğu”nun yüzünü güldürmekmiş!” der. (…) O devrin Bâbıâli’sinin tanınan şahsiyetlerinden olan Hüsamettin Lâtif, konuşur: “Arkadaş! Şunu anlamanın borç olduğu hakikatini kavramanın icap ettiğini tasdik etmek lâzımdır ki, bizim Bâbıâli, koynunda Namık Kemal’den Lâstik Said’e kadar ulvî ve süflî bütün, fakat en canlı örnekleri barındıran bir emsalsiz, bir harikulade, bir muhteşem panayırdır ve bu panayırın sefilleri bile olmak ve benliklerini cemiyete dikte etmek yolunda birer asıl nefs müdalaacısından başka hüviyet sahibi değildir. Bâbıâli’ye hürmet, arkadaş!” (Borazan, sayı 3, 12 Aralık 1947).

Yıllar sonra ortaya çıkan eserle bu taslak arasındaki benzerlikler anlaşılsın diye özetleyip ikti-bas yaptığımız bu yazı dizisi, Bâbıâli üzerinde çalışacaklar için iyi bir vesika mahiyetindedir. Bu yazılardaki hayatlar, değiştirilerek kullanılan şahsiyetlerin iktidar-muhalefet örneğidir.