Bütün bu hakikatlere rağmen, maalesef bazı kimseler de çalışmayıp gözlerini ve ellerini insanların ellerindeki mallara dikip uzatır, camilerde oturur, kendilerini de mütevekkil olarak vasıflandırırlar. Ama hakikatte onlar mütevekkil değiller.

Anlatıldığına göre iki derviş birbirlerine: Çalışıp da ibadet ve zikirden geri kalmamıza gerek yok. Camiye kapanalım, nasıl olsa ALLAH Teâlâ rızkımızı verecektir, demişler ve camiye kapanmışlar; ibadet, dua ve zikir ile meşgul olmuşlar; fakat bir rızık gelmemiş… İki veya üçüncü gün biri hacet için dışarı çıkmış. Tam bu sırada bir-kaç kişi camiye girmişler, bir kenara oturup yanlarındaki yiyecekleri yemeğe başlamışlar. Camide kalan derviş kendisini fark edip yiyecek ikram etmeleri için ara sıra kalkıyor, fakat onu görmüyorlardı. Bu sefer derviş kısa kısa öksürmeye başlamış, neticede fark etmişler ve kendisine biraz yiyecek vermişler, o da büyük bir iştahla yemiş. Akabinde haceti için dışarı çıkan derviş camiye gelmiş, içerideki ona:

- Arkadaş! Bak biz hata ettik, tamam ibadet, dua ve zikir edelim amma nafakamızı temin etmek için az-çok çalışalım… Arkadaşı da:

- Galiba sen itikadını bozdun! ALLAH rızkımızı verecek..

- Hayır! Ben itikadımı bozmadım, bilakis çok kuvvetlendi. ALLAH rızkımızı vermesine verecek de, amma bizim en azından bir-kaç kez öksürmemizi istiyor, ondan sonra rızkımızı veriyor, yoksa vermiyor.

Bir aslanın artıklarıyla beslenen topal tilkiyi görüp de ALLAH Teâlâ, tilkinin bile rızkını ayağına getirtiyor, o halde çalışmaya ne hacet deyip yatan adama şairimiz şöyle seslenir:

“Dolaş da yırtıcı aslan kesil behey miskin!

Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin

Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,

Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi...

Ne yaptı “biz mütevekkilleriz” diyen kümeyi

Dağıttı, kamçıya kuvvet, “gidin, ekin” diyerek.

Demek: Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;

Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a,

Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.”

Nitekim bir hadîs-i kudsîde de ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey kulum! Elini hareket ettir ki, üzerine rızık indireyim.” 

Ve yine ALLAH Teâlâ, doğum yapmak üzere olan Hz. Meryem’e hitaben şöyle buyurmuştur:

 “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun!...”

Allah Teâlâ hurma dalını kendisine doğru silkelemesine gerek kalmadan da Hz. Meryem’i rızıklandırmaya kâdirdi. Ama insanlara rızkın sebeplerine tevessülü terk etmemeleri gerektiğini öğretmek için bunu O’na emretti.

Bunun bir benzeri de insanların yaratılmasıdır. Şüphesiz Allah Teâlâ bütün insanları, Hz. Âdem (A.S.)ı yarattığı gibi hiç bir sebeb yani anne-baba olmaksızın yaratabilirdi. Havva anamızı, anasız olarak bir erkekten, Hz. İsa (A.S.)ı babasız olarak bir kadından yarattığı gibi de yaratabilirdi. Fakat hikmeti gereği insanları, bir kadınla bir erkekten yaratmaktadır. Kişinin evlenerek çoluk-çocuk sahibi olmasını istemesi, asıl yaratanın Allah Teâlâ, aynı şekilde bir insanın rızkı, sebeplere sarılarak talep etmesi de, asıl rızkı verenin Allah Teâlâ olduğunu unutturmamalıdır. Son sözü yine şaire bırakıyoruz:

“ALLAH’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol..

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”