Ortadoğu ya uluslararası ilişkiler bağlamında
bakıldığında, öne çıkan iki açı hemen belirginleşmektedir. Bunlardan ilki ABD
ağırlıklı Anglo-Sakson açı ya da etkidir. Burada görünen oyun kurucu Amerika
olmakla birlikte, asıl kurucu ve yönlendirici olan İngiltere nin neredeyse hiç
adının anılmaması dikkat çekicidir. Oysa I. Dünya Savaşı ve sonrası Ortadoğu da
çizilen sınırların ve bu sınırlar içinde oluşturulan yönetimlerin varlığının
belirlenmesinde öncelik hakkına İngiltere sahip olmuştu. İçteki rejim
değişiklikleri bu yönetimlerin statü ve bağlılıklarında gerçek bir değişimi
ifade etmiş midir Bu kuşkuludur.
Elbette söz konusu etkiyi doğuran temel güdü çıkardır.
Özellikle enerji ya da petrol ihtiyacı temel çıkar güdüsünü tahrik eden en
önemli unsurdur. Ama sadece petrolün söz konusu güdünün amacı olarak görülmesi,
meseleyi tek boyuta indirgemek olur. Kaldı ki, petrolün çıkarılıp işlenmesinden
pazara ulaştırılmasında sınırsız seçeneklerin bulunduğunu farz etmek aldatıcı
olabilir. Yani petrolün alıcısı olarak Batı dünyasının hesaba katılmaması ya da
düşünülmemesi pek gerçekçi bir yaklaşım sayılamaz. Elbette Batı dünyası kendisi
için telafisi imkansız olan petrolün güvenli bir şekilde temininde gerekli
tedbirleri almak durumundadır. Ucunda savaşa kadar varacak ihtimaller de bu tür
tedbirler arasında yer almaktadır. Ancak savaş denildiğinde, bunun klasik
anlamının ötesinde, değişik biçimlerinin düşünülmesi gerekmektedir. Bu açıdan
Ortadoğu bin bir çeşit savaşın uygulandığı bir mekan olma özelliği
taşımaktadır. Özellikle savaşın taraflarının hem değişir nitelikte ortaya
çıkması, hem de savaşın mağdurlarının adeta değişmez bir özelliği taşıması
dikkat çekicidir. Savaşın değişmez özelliğini oluşturan unsur daima halk
olmuştur. Onun devamlı mağdur konumda kalması, masumiyet içinde olduğu anlamına
da gelir mi
Kısa ifadeyle, dış güçlerin etkisi, uluslararası
ilişkiler bakımından birçok belirleyicinin göz önüne alınması ihtimalini
desteklemektedir. Sözgelimi çıkar güdüsünün görünür en önemli hedefi olan
petrolün ağırlıklı bir belirleyici olduğu açıktır. Ama bunun sadece Batı
dünyası için geçerli kabul edilip, mesela Çin için böyle olmadığını farz etmek
yanıltıcıdır. Öyleyse daha başka belirleyicilerin denkleme konulması
gerekmektedir.
Ortadoğu ülkelerindeki yönetimlerin, başta
otoriterliklerinin tamamlayıcı nitelikleri olan zalimlik, keyfilik, çıkarcılık,
döneklik ve en önemlisi ahlaksızlık, dolayısıyla hiçbir hukuka bağlı olmamak
hali, değişmez bir ilke gibi süregelmiştir, denebilir. Belki de, dış güç
etkisini belirleyen, biçimlendiren, kullanılmasında sayısız imkanlar sunan
budur. Tıpkı Hegel in Efendi-Köle Diyalektiği nde, ilk akla gelen ve
tarihi-toplumsal olayların gözlemiyle de desteklenen Efendi nin konumunda
olduğu gibi. Oysa yakından ve ilişkilerin doğurduğu sonuçlar kendi
bağlamlarında tahlil edilmeye başlandığında Köle nin gerçekte Efendi ye
egemen olduğu açıkça kavranmaktadır. Yani Köle istekleriyle, yeteneklerinin
amacı doğrultusunda kullanılmaması dolayısıyla Efendi yi belirlemekte ve kendi
haysiyeti değersizliği içinde onu kullanmaktadır.
Demek istediğim, Ortadoğu yönetimleriyle, halklarıyla ve
sergilediği olayların akıl ve insaf kabul etmezliğiyle, gerçek olan ile
görünüşte olanın iç içe karıştırılmasını bile-isteye oynayan bir oyuncu mudur
Biliyorum, bu kadar yürek burkan ya da kimi algılarda bir haysiyet tezahürü
tatmini veren olayların cereyan ettiği bugünlerde, tartışmaya yol açıcı
soruların yeri ve zamanı değil diye düşünüleceğini. Oysa acının en ağır,
sorunun en çetrefil nitelikte göründüğü yer ve zaman, konuşmanın sorgulamanın,
tartışmanın da tam yeri ve zamanıdır. İslam adına mücadele ettiğini iddia
edecek, ama onun en belirgin ilkelerini fütursuzca çiğneyecek ve şimdi konuşma
zamanı değil denilecek! Olur mu