Yok, öyle ölüme direnmemiz. Sanki kanka olmuşuz. Viyadük direklerine asılı kalmış cesetler ne kadar acı anlatmakta, bu tezimizi. Doktor rapor veriyor, sürücü uyumuş, direksiyonun altına çömelmiş, o şekilde de köprü direğine asılmış.

Üstelik tek kişi de ölmemiş, uyuyan.

Yanına eşi ve çocuklarını da almış.

Aile olarak da kalmamış yitim.

Sürücünün anne ve babası, kardeşleri; artık o ölümlerden sonra ekmeğin tadının değiştiğini, suyun çoktandır ağulaştığını anlatmaktalar.

Çok kolay ölüyoruz.

Önceki gün misafirlerime bakıyorum.

Kuzenimin kocası sanki ertesi gün yola çıkmayacak da, uyku orucu tutacak.

Çay partisi düzenlemiş, yeni demlik getirtiyor; bir çaydanlık çayı ardı ardına içiyor.

Aklım çıkıyor.

Bu adam ertesi gün yola çıkacak.

Adeta çay değil, kan içiyor.

Bir kaç kez hatırlatıyorum, "siz araba kullanacaksınız, can taşıyacaksınız, lütfen yeriniz hazır, istirahata çekilseniz".

Anlamasını bekliyorum sabırla.

Ne gezer.

Hani eğitimsiz diyebileceğim bir sığınma konum da yok.

Adam diplomasıyla övünmeyi hiç ertelemeyenlerden, fakülte anılarını pazarlamaktan bıkmayanlardan.

Ama damat bey, üniversitede bol bol uyumuş, kendisini eğitememiş.

Hiçbir lafı kaçırmıyor, her konunun üstadı, her şeyi o biliyor, televizyonun aptal dizilerini seyrederken artık iyice asabileşiyorum.

"yok, yarın kuzenim ve yeğenlerim sizinle gelemez, onlar otobüsle gidecekler, bu uykusuzlukla bir ölüm makinesi olmayacağınızı kim garanti edebilir".

Adam söylenerek gidiyor ama o kadar çayla uyuması mümkün değil, eşi ile yoğurt ve ayran yolluyorum, bir an önce uyuyup, ertesi gün katil olmasın diye.

Arabalarını tabut gibi kullananların ülkesi bizimki.

Uykusuzluğu cesaret sanacak kadar cahiliz, budalayız.

İnsan hayatının hiç değeri yok.

İçki ile uykusuzluk, kazalar için birbirleri ile yarışmakta.

Tuzla da yeni bir kaza daha oldu.

Ki, buna kaza denemez.

Alenen cinayet.

Suya indirilen filikanın su alıp almadığı kum torbaları ile test edilmesi gerekirken, 19 can atılıyor, ölüme tuz niyetine.

Ölecekler mi, yaşayacaklar mı test edecekler. Ya da kum torbaları batan filikayı kurtaramaz, maldan oluruz hesabı candan ağır basıyor, bu yüzden kum yerine adam harcanıyor.

Filika su alıyor.

Garibanlar bir kum tanesinden daha değersiz, denizin dibine gömülüyor, geride kalanlar, ekmek tekneleri olan filikayı kurtarma derdine düşüyor. Sadece üç can o azgın kara vicdanın karanlık sularında boğulmuyor. Onlarla birlikte yaşam yoldaşları, evlatları da yaşamıyor artık, yorgun düştükleri hayatta.

Bu ülkede en kolay şeyin adam öldürmek olduğunu bildiği için gözü dönmüş caniler, Güngören meydanını havaya uçuruyor, etrafa saçılan çocukların kol ve bacaklarını bir korku filmi gibi seyredebiliyor. İnsan dokusunu, kanını, yüreğini, duygularını, merhametini taşıyanlar, onca masumun haykırışını nasıl zevkle izleyebilirler

Teskere bekleyen yirmilik fidanlara nasıl pusu kurup; mayınla bin parçaya bölerken, kahırlarından ölmezler

Nasıl bir coğrafyadır ki, gün geçmesin ki ölümlü kaza haberlerimiz, bombalı, pusulu katliam fotoğraflarının geçmediği birkaç saat geçirelim.

Bütün bu ölümlerle sadece gidenlerin yakınları ölmüyor, hepimiz bir parça ölmekteyiz. Huzursuzluğumuzun, yaşamdan soğuyuşumuzun, gerginliğimizin, gülmeyen yüzlerimizin sorumlusudur; ölümlerle bu kadar kolay çevrelenişimiz.