Sayısını bile bilemediğimiz gezegenlerden birisi olan yeryüzünde/bu dünyada mutluluk/saadet denen şeyi arar dururuz. Bilelim, bilmeyelim, farkında olalım veya olmayalım... Hepimizin aradığı mutluluk, nefsi emmaremizin heva ve hevesinin tatmini demek değildir. Ona muhalefetle vahye/akla itaatle ulaşılabilecek bir manevi (kalbî) haz, huzurdur. Dünyalıklarda (servette, makamda, şanda, şöhrette, şerefte, itibarda, ünvanda, güçte, eşte, evlatta, sağlıkta, güzellikte, güçte, binekte, bahçede, tarlada ...) aradığımız şey gerçekte budur. Ne var ki, geçici konaklama yurdunda buna ulaşmak kolay değil... Tam mutluluk ahirette “darüsselam”da mümkün. Dünyada ise ancak nisbi, eksik ve geçici... Rabbimiz, Adem ve Havva cennetteyken yeryüzünün “meşakkat yurdu” olduğunu bildirerek (Taha/117) şeytana uymamalarını ihtar etmişti.
Cengiz şanla, Karun malla, Firavun mülkle, Bel’am ilimle/ibadetle ulaşabildi mi buna? Tüm dünyalık emanet ve nimetleri terk ederek O’na (c.c.) döndürülüyoruz. Nimetlerle, emanetlerle deneniyoruz, sorgulanacak, hesaba çekileceğiz. Aradığımız şeyi bulabilmemiz için doğru adresi bilmek ihtiyacındayız. Yoksa yanlış yerlerde şaşkınlıkla dolaşıp dururuz, yoruluruz. Hele bir de yanlış adresi doğru sanırsak vay halimize! Düşmanlıkla indirildik, cennetten. Düşmanı olan ne kadar mutlu olabilir? Efendimiz (s.a.v.) de: “Dünyada rahatlık yoktur” buyurmasına rağmen, biz yine de aramaya çabalarız...
Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatında muhtaç olduğumuz her şey var. Hayatımızın her alanını, tümünü düzenliyor, kapsıyor. Bilgi, hüküm, emir, yasak, ilke, ölçü, çare, şifa... Hidayet kitabımızda dünyada geçici ve nisbi de olsa mutluluk adresi, yolu bildirilmiştir. Zaten gerek kitapların gerekse peygamberlerin gönderiliş amacı da insanların sadece Allah-u Teala’ya kulluk ederek hem dünya hem de ahiret hayatlarında saadete ulaşmaları değil midir? Ahiret hayatı yokmuş gibi bu dünyada debelenmekle mutluluk mümkün mü? Temel hakların, değerlerin tehdit ve tehlikede olduğu düzenlerde huzur ne gezer?
Taha Suresi 117, 123 ve 124. ayetlerde: “Şeytanın bizi kandırması/şaşırtması halinde yeryüzünde dalalete, meşakkate düşerek bedbaht/mutsuz olacağımız, indirilecek hidayete (İslam) uyulması halindeyse mutlu olabileceğimiz” bildirilmiştir. Hidayette mutluluk, dalaletteyse her türlü maddi-manevi sıkıntılar var.
“Yaşadığımız tüm sıkıntılar, dertler, musibetler günahlarımız nedeniyle değil midir?” (Şura/30) Saadet/mutluluk hidayette/tevhitte/İslam’da... Mutsuzluk da dalalette/şirkte/İslam’dan başka tüm düzenlerde/yollarda...
Esasen biz ta “ruhlar âlemindeki” sözleşmemizle Rabbimizin emirlerine/rızasına uygun şirksiz güzel bir hayat sürdüreceğimize, şeytana uyarak tağuti/cahiliyye düzenlerine itibar etmeyeceğimize söz de vermişiz. (Araf/172, Maide/7)
“İman ederek salih amellerde bulunan erkek ve kadınlara dünyada güzel bir hayat var” (Nahl/97).
“İman ederek, salih amellerde bulunan toplumlara yeryüzünde egemenlik vaadi” de var (Nur/55). “Güvenli, huzurlu, müreffeh bir hayat itaat/şükür halinde mümkün. Aksi takdirde nankörlükte/isyandaysa korku ve yoksulluk elbisesi var” (Nahl/112).
Önceden helak edilmiş kavimler, azgınlıkları nedeniyle helak edilmişlerdir. “Eşrefi mahlûkat”, “ahseni takvim” ile yaratılan insana hilafet göreviyle iki yol gösterilmiş: Hidayet-dalalet, hak-batıl. Rabbimiz kullarını “darüsselam”a/cennete, “ona ulaştıracak emir ve yasaklara uymaya” davet ediyor (Yunus/25). Allah ve Resulü bizi, “Bize hayat veren şeylere davet ediyor” (Enfal/24). Vahiy, bizim için hayattır. Onunla dirilir, canlanır, hayat buluruz. Tüm kitaplar, peygamberler insanları tevhide, sadece Allah-u Teala’ya kulluğa/itaate çağırdılar; tağutları da ret ve inkâra... Peygamberlerin mirasçıları da aynı çağrıyı yapıyorlar, yaptılar. Şeytan ise görevi, cibilliyeti gereği olarak bizi dalalete/ateşe/zulme/şirke/isyana/cehenneme çağırıyor.
Özünde çağrı da, yol da iki: Rahman’a veya şeytana. Kulluk da öyle: Ya Rahman’a (c.c.) veya şeytana değil mi? (Fatiha, Yasin/60,En’am/153). İlkinde yolda saadet var, ikincisindeyse bedbahtlık/mutsuzluk...