Müslümanların coğrafya genelinde savaşlar ve çatışmalar var. Bu, sadece onların yaşadığı coğrafya ile sınırlı kalmıyor. Dünyanın dört bir yanında da bunun yansımalarını görüyoruz. Nerede bir patlama oluyorsa, bir suikast ve cinayet oluyorsa bunun sorumluluğu Müslümanlara çıkarılıyor. Öyle olumsuz bir algı var ki ne kadar kötülük, bireysel cinayetler var ise bunların da sorumlusu Müslümanlar. Bu duruma neden ve nasıl gelindi. Müslümanların asıl sorunu devletsiz oluşları. Bu kadar Müslüman topluluğun olduğu, hemen hepsinin birer bayrakları ve sınırları olduğu, çeşitli yönetim tarzlarıyla yönetildiği ülkelere devlet diyemiyoruz. Devletçik. Bunların hiçbiri bağımsız değil. Bir biçimde bir güç ve çevreye bağlıdırlar. Müslümanları bir bütün olarak birbirine bağlayan ortak bir kurumları yok. Yöneticilerinin tamamı kendini koruma ve kurtarma derdinde. Davaları yok. Millet ve ümmet bilinçleri yok.
1. Irak işgalinden beri süregelen, Müslümanlar açısından vahim bir iddia var. Büyük ve egemen güçlerle birlikte olmak, onlarla iş yapmak. Turgut Özal’ın Irak işgalindeki bir ifadesi siyasal geleneğin yeni bir yaklaşımı hâline geldi. “Bir koyup beş almak” gibi. Irak işgalinin bize faturası ağır oldu. Zararına kapatılan bir hesaba dönüştü. Onun etkileri bugün de sürüyor.
2. işgalde de 1 Mart tezkeresi başlı başına bir sorun oldu. Türkiye yönetiminin emperyalizm karşısında bir mahcubiyetine dönüştü. Bunun ezikliği hâlâ sürüyor. Bundandır ki alınan hemen bütün kararlarda bunun yansımaları bulunuyor.
Hemen her işgal veya bir operasyon öncesinde dile getirilen bir kavram var: “Masada olmak!”
Bu, hemen her kritik dönemin yaklaşımı. Bir anlamda oyunun içinde bulunmak. Oyunu oynayan kim, yöneten kim, sonuçlarını devşiren kim? Bu çok da önemli değil. Geçmişten gelen deneyimler bunu zaten yeterince açıklayıcı. Libya işgali sırasında NATO baskısı ile İzmir’deki üssün açılması, limanlarımızın tahsisinin sonuçları da ortada. Bizler Libya masasına dâhil olduk. Fakat ne yazık ki ortada ne masa var ne de Libya. Bu masanın pay sahipleri Fransa ile İtalya. Libya’ya artık giremez olduk.
Üstelik Arap Baharı sonrası muhafazakâr yazarlar Kuzey Afrika ülkelerine akıldanelik yapan seferler düzenlediler. Yeni dönemdeki düzenlerine öncülük yapmak için. Sonuç vahim. Masada bulunmanın riski bizim çok daha ağır oldu. Suriye bataklığındaki masaya nasıl itildiğimiz, bunun getirdiği sonuçlar daha kötü. Türkiye açısından bırakın masada olmak, masada bulunmanın bizi nasıl bir bataklığa sürüklediğini anlatmaya gerek yok.
Emperyalizm dört bir yandan Müslümanların üzerine abanmış durumda. Müslümanların kimileri kendilerini kurtarma adına, ya da masada olma, pay alma adına bu işgale, soykırıma, kültür ve düşüncenin yıkımına dâhil oluyorlar. Sıradanlaştırılan düşmanlar hemen her dönemde bulunur. Geçmişte Sünni Arap Saddam’dı. Şimdi Şii Beşar Esad. O zamanki düşman çok korkunçtu, şimdiki ondan beter. Üstelik şimdikinin bir kuyruğu da var Şii. Bir de onların tetikçileri, piyonları örgütler. İslam milleti üzerindeki baskı, soykırım, kültür yıkıcılığı, medeniyet algısının ortadan kaldırılışına neden. Ne yazık ki Müslümanların kendileri buna alet oluyorlar.
Suriye masası battı ve biz de birlikte gömüldük. 15 Temmuz sürecinin bir başlangıcıydı aslında. Türkiye’ye verilmiş olan bu gözdağının faturası da sonuçları da çok daha ağır. Emperyalistler DEAŞ’ı bahane ederek coğrafyamızda kavileştirdikleri işgale, kırıma ve yıkıma masada olma adına olan çabamıza bizi lütfen dâhil ettiler.
Her parçamız bizden kopuyor artık. Bir bütün olmayı engelliyorlar. Müslümanların iki yakası bir araya gelemiyor. Getirilmeyecek bu gidişle. Müslümanların birbiriyle olan bağları iyice kopuyor. Bahane ve gerekçe nasılsa bulunuyor.
Bu arada şu masa meselesi takılıyor aklımıza. Edip Cansever’in güzel bir şiiri var: “Masa da masaymış ha” başka söze gerek var mı?