İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni dünya düzeninde Siyonistler; siyaset, ordu, sermaye ve medyayı etkisi altına aldı ve Soğuk Savaş stratejisiyle kendi tiyatrosunu oynatmaya başladı.
Dünya genelinde olduğu gibi, Müslüman ülkelerin başındaki liderlerin önemli bir kısmı da bu kapitalizm-komünizm tiyatrosunda farklı tercihlerde bulundu.
Üniversite öğrencilerinin maruz kaldığı zorunlu seçmeli tercih dayatmasını andıran bu süreçte, kayıkçı kavgasına aykırı ama insanlığın kurtuluşu için haykırıcı alternatif ses Müslüman topluluklardan geldi.
Hususen itidal çizgisini temsil eden, aşırılıktan ve şiddetten uzak duran, her türlü provokasyona karşın sisteme karşı sistem içinde kalarak mücadele etme stratejisinden taviz vermeyen bu topluluklar kapitalizm-komünizm kıskacından sıyrılarak adil bir düzenin tesis edilebileceğine dair inancı en azından bir köz gibi sıcak tutmaya, fırsat buldukça bu közü harlamaya ve çoğaltmaya çalıştılar.
Müslümanların önderliğinde adil yeni bir dünyanın kurulabilmesinin sadece bir temenni olmadığı, Müslüman toplulukların yaşadığı coğrafyanın ve sahip olduğu nüfus gücünün Müslümanlara bu jeopolitik imkânı sunduğunu, dolayısıyla Müslümanların siyasi aksiyon almaları ve bir bütün halinde hareket edebilmeleri durumunda sömürü dünyasının yerini adil dünyaya teslim edeceğini bir şuur olarak aşılamaya gayret ettiler.
Özellikle 1980 sonrası dönemde artan yoğun iş birliği, hareketlerin birbirleri arasındaki görev dağılımı ve koordinasyonu “ümmet” kavramını somutlaştıran, “bünyanün mersus”un yüklendiği manayı mücessem hale getiren bir nitelik arz etti.
Elbette bu bir mücadele ve mücadelenin özünde çıkışlar olduğu kadar da inişler de var. İş birlikçi yöneticiler atayarak Müslüman ülkeleri idare etmeyi tasarlayan dış mihraklar, Müslüman toplulukların ortaya koyduğu bu dayanışma karşısında stratejilerini değiştirmek durumunda kaldı.
Birinci Körfez Harbi bunun için iyi bir örnektir. Harbin hemen başında Erbakan Hoca, dünya genelinden Müslüman topluluklar temsilcilerini de yanına alarak 22 gün süren mekik diplomasisi işletip ırkçı emperyalizmin askeri olarak bölgeye girmesini engellemeye gayret etti. Türkiye başta olmak üzere bölge ülke kamuoylarını da etkileyen bu diplomatik mücadele, Irak’ı işgal hamlesinin 1991’den 2003’e tehir edilmesine vesile oldu.
Baskı ve dayatmalar nedeniyle kurumsallaşma imkânı bulamasa da Müslüman topluluklar arasında gelişen bu yakınlıklar, siyasette hedef birlikteliğini ve yöntem benzerliklerini artırırken bir bütün halinde dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunu etkileyen bir kapasiteye de ulaştı.
Tam da bu süreçte devreye 11 Eylül hamlesi girdi. Siyonist odakların tehdidin rengini kırmızıdan yeşile çevirdiği bu hamle, Müslüman toplulukların sahip olduğu kapasiteyi tırpanlamaya dönük etkili bir saldırı oldu. Ne yazık ki, bu hamle neticesinde her bir hareket kendi hinterlandında münhasır sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kurulabilecek dayanışma ağları “terör” yaftasıyla sınırlandırıldı.
Bu yüzden, 11 Eylül sonrası kurumsal bağlar zayıflamaya ve söylem-eylem birlikteliği kırılgan hale gelmeye başladı. Hatta Arap Baharı örneğinde olduğu gibi karşı karşıya gelmeler yaşandı. Bir topluluk yaşanan hadiseye sevinirken diğeri tam aksi bir tutum sergiler hale geldi. Hülasa fikirler, duygular, tutumlar bir bütün halinde ayrıştı, böyle olunca birlikte hareket etme kabiliyeti de ortadan kayboldu.
Hâlbuki dünyanın bugün geldiği nokta, çok ilginç bir döneme işaret ediyor.
Son 100 yılı baz alırsak Siyonistler, ilk kez bu denli büyük bir kriz içerisine girmiş durumda. Kim niçin yaparsa yapsın Epstein ifşaları… İran’ın İsrail’i vurabildiğinin görülmesi… Gazze’de bir esirini bile kurtaramaması… Yerleşimcilerin İsrail’den göçünü engelleyememesi…
Siyonizm, ilk kez dünya kamuoyunda açıktan konuşulmaya başlanan, sorgulanan ve daha da önemlisi, aşağılanan bir gündem haline geldi. Siyonistlerin siyaseti, sermayeyi, medyayı nasıl kontrol altına aldıkları ilk kez bu ölçüde ifşa oluyor.
İşte bu ortamda tam olarak şimdi, Müslüman toplulukların birliğine ihtiyacımız var!
Müslüman ülkeler yalnızca ticaret güzergâhlarının potansiyeli açısından değil, sahip oldukları nüfus gücüyle de dünyanın geleceğini belirleyecek kapasiteye sahip.
Bu kapasiteyi hak ve adalet ekseninde insanlığın kurtuluşuna sevk edecek mekanizma siyaset kurumu olmakla birlikte, onu destekleyecek daha da önemlisi denetleyecek ve hatta zorlayacak ana sütün ise siyasi şuuru muhafaza eden Müslüman topluluklardır.
Bugün iç siyasette ya da dış politikada eksik olan taraf zaten burasıdır. Küresel ya da yerel siyasetçilerin hoyratlık seviyesindeki rahatlığı, İslam birliği idealini zihninde ve yüreğinde öldürmüş topluluklar ile muhatap olmasından gelmektedir.
Onun için Müslüman toplulukların yeniden bir araya getirilmesi, ortak idealler etrafında buluşturulması ve Hak-Batıl mücadelesi ciddiyetiyle çalıştırılmaya başlanması tercih değil, zorunluluktur.
Dağınıklığı ifşa olan düşman, Müslüman topluluklara “birleşin” mesajı veriyor!