Muradiye yi murad ediyor munise. Hep karanlık geçen günlerin gökyüzüne gerildiği bir Batı Avrupa kentinde, toplamış arkadaşlarını. Hayatının en heyecanlı yolculuğunu yaptığı anavatana, bir kuş gibi kanat açmış.Bu kez sadece mazi diyor gençler. Bize geçmişimizi, tarihimizi, sanatımızı, mimarîmizi, medeniyetimizi bir iyice anlat.
Ben de bir anne şehir gibi nasıl özlemişim Bursa yı. Çocuklar keşke eylülde gelse idiniz diyorum. Henüz ortalık sıcak, güller kırmızı ve şeftali bahçeleri yemyeşilken. Tatilimiz bu vakitti diyorlar. Kış kıyamet de olsa; eski şehirler, tarih, sanat, mimarî bir terapi gibi geliyor bana da. Ekmek ve su kadar insanların ihtiyacı; uygarlığın ayak izleri. Mâzi; minare ve kubbelerle, ete kemiğe bürünüyordu. Ezansız ülkelerin çocukları, bizim tanımadığımız bir hasretle ağlıyorlardı. Çınarların, servilerin duyurduğu geçmiş zaman musikisi, evlâd-ı vatana, ab-ı hayat oluyordu.
Kemerler, revaklar, şadırvanlar, türbeler, bir masalsı diyara kapı aralıyordu. Küçük mezar taşları tatlı bir telâşla, gül komşuları ile birlikte ziyaretçilere hoşgeldiniz diyorlardı. Medfun olanlar bir kez daha, yaşam ve ölümün ikiz kardeş olduğunu, ısrarla anımsatıyordu.
Ölenler, kırmızı tuğlalarla birer saray kurmuştu burada, kendilerine. İkinci bir dünyaya açılan kapılar gibiydi türbeler. Taş ve mermer, çini akson ve ahşap süslemelerle o kadim aşk şiirini terennüm ediyorlardı. Şadırvanın, fıskiyelerin fısıldadığı sadece O nun ismi idi. Allah ile buluşan insanın kavuşma sevinci ziyaretçilere de yansıyordu. Katre miktar hüzün yoktu. O ndan geldik, O na dönecektik. Toprağa basarken endişeli idik; geçmiş zaman yaşayanları karışmıştı toprağa. Gülden güzel simalar erimişti katre katre. Güle vurulmuş bir medeniyet doğan kızlarına gül ismi vermiş, türbelerini de gülle anmıştı. Gülruh, Gülbahar, Gülşah türbeleri kucakla gülden tebessüm armağan ettiler. Sarığını başına dolamış bir mezar taşı, uçarı bir delikanlıyı anlattı. Nakışlı taşın yoldaşı, kafesli cumbalarda geçen güzel günleri bildirdi.
Muradiye, biraz da Fatih in aile kabristanı gibi. Annesi, babası, zevcesi, oğulları, torunları hep bir aradalar. İki geçmiş zaman sevgilisi gibi Fatih in annesi Hüma Hatun ile babası 2. Murad ın türbeleri. 2. Murad ki, tahtı oğluna bırakacak kadar, dünyaya bağlanmaktan kendini azade kılan bir sultan. Edirne dediler ama aklı Bursa dadır. Bu yüzden beni Bursa ya gömün der. Edirne de vefat eden Murad ı alırlar, o uzun yollardan geçirip şehirlerin annesi Bursa ya getirirler. Murad ın bir diğer muradı da, "türbemin üstü açık olsun. Rahmet yağmurları ile buluşsun bedenim"dir.O nu da yerine getirirler.
Saraylılardan Şirin Hatun, Gülruh Hatun, Mükrime Hatun türbelerinde daha fazla oyalanan hemcins dayanışmamız. Ah o çiçek sevdamız. Defterlerimizdeki kenar süsleri gibi, bahçedeki kabir taşlarındaki lâle, karanfil, gül demetleri. Lâle şeklinde mezar taşlarımız. Sandukaların sakladığı büyülü hayatların anlattığını dinliyor gençler. Hatuniye Türbesinde, Avrupalı kızlar Hüma Hatun un yanından ayrılamıyor. Okunan Fatihalardan sonra Selma, bahçede bir uzun hava olan "Hüma Kuşu"nu söylüyor. Türkü bitince Hüma Kuşu nu anlatıyorum onlara. Bizim kültürümüzde ne kadar aziz olduğunu. İnanışa göre, kimin üzerinden uçmuşsa O na mutluluk ve nasip açacağını...Bu vefalı kuşun, yavrularına en merhametli kuş türü olduğunu... Bu yüzden Osmanlı nın da "Hümâyûn" kelimesini başına tâc ettiğini. "Saray-ı Hümâyûn"un üzerine titrediğini... Not alan gençlerin ilgisi, beni de bir Hüma Kuşu gibi şefkatle gülümsetiyordu.