Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen haftaki kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kriterlerine uyan 4 milyon hane için yılda 2 defada ödenmek üzere 450 ile 1150 lira arasında değişen miktarlarda doğal gaz desteği sağlanacağını söyleyerek, “Elektrik desteğinde de halen 2,1 milyon hane olan kapsamı 4 milyon haneye çıkartıyoruz” dedi. Devletin vatandaşını gözetmesi, onun yardımına koşması iyi ve güzel ama sosyal yardımlara muhtaç ve bu sayede hayatını idame ettiren insanların sayısının artması da hayli vahim ve endişe verici olsa gerek.

Daha önceden 2,1 milyon hane elektrik faturasını, ki bir hanenin en temel harcamalarındandır ve olmazsa olmazdır, dahi ödemekte zorluk çekerken, bu sayının 4 milyona haneye çıkması oldukça korkutucu. Aynı zamanda da bir yerlerde hayli büyük ve vahim yanlışların yapıldığının göstergesi. Aynı şekilde 4 milyon hanenin de doğalgaz faturasını ödeyemeyecek durumda olması da yoksullaşmanın hızlandığını göstermekte.

Aslına bakılırsa sosyal yardımlar meselesi sosyal devlet olmanın gereği gibi düşünülebilir ama aynı zamanda da uygulanan ekonomi politikalarının bire bir toplumsal yansımasıdır. Son dönemde sosyal yardımlara muhtaç insanların veya ailelerin sayısındaki artış, uygulanan politikaların gelir artırıcı değil de aksi yönde etki ettiğini gösteriyor. İnsanlar, en temel mesele olan “geçim” konusunda bile en asgari ihtiyaçlarını gideremiyor.  Elektrik veya doğalgaz faturası gibi bir evin en temel masraflarının dahi karşılanamaması, ekonomik olduğu kadar büyük de bir toplumsal soruna işaret ediyor.

Açıkçası 90’lı yılların 5 Nisan Kararları (1994), 98 krizi, 2001 krizi dönemlerinde dahi bu dönemdeki kadar büyük bir sıkıntı görülmedi. İnsanların faturalarını dahi ödeyememeleri söz konusu dahi olmadı. Tarihin tozlu raflarında kalan ekmek, yağ kuyrukları yaşanmadı. Döviz kurundaki patlama dövizle borçlananları doğrudan, geri kalanları da artan enflasyon vesilesiyle dolaylı olarak olumsuz yönde etkiledi. Ve kriz yaşandıktan sonraki süreçte işler bir şekilde yoluna girdi.

Bugünkü durumda ise kriz gibi “anlık” bir vakıa değil de buhran gibi bir “süreç” yaşanmakta. Yanlış politikalardaki ısrar sürdükçe hem politika alternatifleri azalıyor hem de yanlışlar daha da büyütülerek neticeleri daha da katlanılmaz hale geliyor. Toplumun yegane derdi enflasyon, hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı olmuş durumda. 80’lerdeki “orta direk öldü” benzeri sürecin bir benzeri ve çok daha şiddetlisi yaşanıyor. Gelinen noktada bu ülke insanı için “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” ifadesi ete kemiğe bürünüyor.  

2001 krizinin alamet-i farikası haline gelen “yazarkasa atma” olayı gibi bir olay yaşanmıyor belki ama o dönem yaşanmayan “esnafın faturasını bile ödeyemez hale gelmesi”ne şahit oluyoruz.

Ekonomik modelin ne olduğunu bilen yok, her hafta ya adı ya da içeriği değişiyor. Bakanın gözlerinin içine bakmak gerekiyor herhalde yapılmak isteneni anlayabilmek için.. Londra bankerlerine kur garantisi verilirken, öte yandan da “liralaşma” adı altında ama “dolara endeksli” yeni enstrümanlar piyasaya sürülüyor çare olarak.

Fiyat seviyeleri, yanlış politikalar nedeniyle kontrolden çıkan enflasyon nedeniyle artarken ve son dönemde 2 kat, 3 kat artışlar bile normal karşılanırken, gıdada KDV indirimi gibi cüzi veya AKP’li belediyelerin suya indirim yapması gibi pansuman ve göstermelik tedbirler vatandaşın “geçinememe” ve “gelirini muhafaza edememe” sorununa çare olmuyor. Hele hele, kendi yanlış ekonomi politikaları nedeniyle kontrolden çıkan yüksek enflasyonu yok sayıp, marketçileri ve pazarcıları bozgunculuk veya fırsatçılıkla suçlamak ise sorumluluğu üstüne almama tavrı olarak değerlendiriliyor tarafsız kamuoyunda.

İnsanların, savaş dönemi dışında ekmek için kuyruğa girdiği veya faturalarını bile ödeyemez hale geldiği, gelirlerin güneş görmüş buz parçası gibi süratle eridiği, muhtaç insan sayısının milyonlarla ifade edildiği bir başka dönem görülmedi. İbretlik günlerdir bunlar..