Sabahın ilk ışıklarıyla da değil.

Tüm gün ve tüm gece Mekke tavafta.

Bu şehrin nasibi büyük.

Göklerden buyrulan nimet; tavaf.

Çoluk çocuk, genç yaşlı, erkek kadın hedef aynı.

Kâbe.

Siyahî güzel, bir cazibe merkezi olarak yeryüzünün her tarafından bağlılarını etrafına toplamakta.

Kalbinde yer açtığı ümmetin evlatlarını, bir anne mabed gibi bağrına basmakta.

Bazen çok kalabalık akınlar olmakta.

Onlara yer açmakta.

Bazen saba yeli gibi bir hafiflik, her yan genişlemekte.

Allah’ın beyti, yüzlerce yıldır insanları ağırlamakta, misafir etmekte.

Hac aynı zamanda bir aile ibadeti.

Bunu, omzuna oturttuğu kız ve oğlan çocukları, koluna taktığı eşi ile tavaf eden babalardan anlamak çok mümkün.

Âdem ailesini esenleme hac.

İbrahim ailesini anımsama.

Muhammed ailesini hatırlama.

Ademle Havva’nın buluşma noktası Arafat.

Ki hac zaten Arife ve Arafat.

İbrahim makamının ümmetin gönlündeki azizliği.

İbrahim ailesinde başat roldeki kadın fonksiyonu.

Köle Hacer’in oğlu İsmail ile devam eden biz Muhammedi kuşak.

İbrahim’in ilk eşi soylu Sare’nin yaşlılığında kendisine bahşedilen oğlu İshak ile devam eden İsrail oğulları.

Ah o baba bir devam eden insan kardeşliğimiz.

Ne çare ki annelerin yazgılarında süregelen ümmetin hâlâ kapanmayan yaraları.

Zengin Sare Hatun’un çocukları hâlâ zengin Yahudiler.

Yoksul Hacer’in evlatları hâlâ bin yaralar içinde.

Ah ümmet hâlâ fakir, zorda, çıkmazda.

Kâbe âşıkları geldiler, sokaklarda yattılar.

Hacer annenin siyah kızları.

Kucaklarında bebek İsmailler.

Hz. Bilal’in çocukları zenci delikanlılar.

Bizler otelleri beğenmedik, yemeklerden tiksindik.

Zenci kardeşim bir bardak çay ve kuru ekmekle öğlen yemeği yiyordu.

Ben de bu öğlen onun öğününden yiyeceğim, dedim.

Çaya ekmek batırdım.

Yutamadım.

Boğuluyor gibi oldum.

Hacı olabilmek için sokaklarda, tünellerde, dağların eteklerinde yatan ümmetin çocuklarının yanlarına gittim.

Bir anne, ekmeğin üzerine bulgur pilavı koyup çocuğuna yediriyordu.

Çocuklar ne kadar iştahla o öğünü yiyorlardı.

Belki de çoğumuzun çocukları evde bulgur pilavı piştiği gün ağızlarına almıyorlardı.

Utandım.

Başım eğildi.

Ümmet, fakir, yorgun, güçsüz, yoksul.

Taşların üzerinde yattılar.

Rahmanın misafiri oldular.

Hacı kuşlar, vazifelerini yapıp ülkelerine döndüler.

O genç annelerin hepsinde Hacer annenin teslimiyeti.

Aslında İbrahim’den çok, “Hacer ailesi” dir hacca damga vuran.

Hz. İbrahim, eşini ve bebeğini çölde tek başına bıraktığında; Hacer annenin kavi inancı.

“Bizi buraya bırakmanı Rabbimiz mi istedi” diye sorduğunda, evet cevabı aldığında.

“Öyleyse git. O bize sahip çıkar” diyen teslimiyette zirve olan Hacer.

Safa ve Merve arasında ümmetin kadınlarını değil de, erkeklerini alan Hacer annenin telaşı.

“Hervele” kadınların değil, erkeklerin eylemi.

Çocuğuna su arayan bir annenin içindeki umudu, çaresizliği günümüze yansıtan say’in tarifsiz heyecanı, coşkusu.

Sanki ne asırlar geçmiş ne de Hacer anneden sonra bir şey değişmiş gibi.

Her şey yerli yerinde.

Sadece ümmetin sayısı devasa boyuta ulaşmış.