Başörtüsü konusunda bazı kesimlerin direnmekten vazgeçmeleri ile yıllardan beri devam eden bir zulüm büyük ölçüde sona eriyor. Resmi kurumların kapılarının başörtülü memurlara kapalı olması, özellikle başörtülü öğretmenlerin okulların bahçe kapsında başlarını açmak zorunda kalışlarını, Meclis’te başörtülü hanım milletvekillerine geçit vermemeyi Cumhuriyet’i ve laikliği korumakla eş anlamlı olarak takdim etmeyi politikalarının olmazsa olmazı haline getirmiş olan bazı siyasi partiler Perşembe günkü oturumda bu tavırlarından vazgeçmiş göründüler. Daha doğrusu iç dünyalarında yine başörtülüye karşı tahammülsüzlükleri devam ediyor ama yaklaşan mahalli seçimler sebebiyle başörtüleri ile gelen AK Partili 4 hanım milletvekiline karşı 14 yıl önce Merve Kavakçı’ya karşı sergiledikleri tavrı tekrarlamayı siyaseten yanlış bulmuş olacaklarından tepkilerinde ölçüyü kaçırmamaya dikkat ettiler. İster siyaseten ister inanç özgürlüğüne yönelik tavırlarının yanlış olduğunu anlamış olmalarından olsun kavgasız bir şekilde konunun noktalanmış olması ülkemiz siyaseti açısından önemli gelişmedir. Ancak dikkatten kaçmaması gereken husus olayın CHP’nin inanç özgürlüğüne duyduğu saygı ile fazla bir bağlantısının olmayışıdır. Bu hususta yanılmayı gönülden isterim ama maalesef insanı ümitlendiren bir gelişme görülmüyor. Çünkü hepsi olmasa bile pek çok CHP’li hâlâ başörtüsünü Cumhuriyet’e ve laikliğe karşı bir direniş, karşı çıkış, ülkeyi çağın dışına itme hevesinin bir sonucu olarak görüyor. Bu köşede bizzat yaşadığım olaylara dayanarak bu hususa çeşitli kereler dikkat çektim.

Her şeye rağmen önemli bir adım atılmıştır, bunda şüphe yok. Ancak, bir yandan konunun CHP’nin insafına dayanılarak aşılmaya çalışılması, öbür yandan başörtüsünü Şekilcilik’ olarak nitelendiren bir yaklaşıma sahip olanların bulunması insana bu yolda daha alınması gereken pek çok yol olduğunu düşündürüyor. Dileriz önceki gün Meclis’te yaşanmayan olaylar bir başka yerde ortaya çıkmaz.

***

Başörtülü milletvekillerinin Meclis’e nispeten sakin geçen bir oturumda girebilmeleri sevindirici olmakla birlikte dünkü gazetelerde yer alan dış ticaret açığı ile ilgili rakamlar endişe vericiydi.

Açıklanan dış ticaret rakamlarına göre Eylül ayında dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7,6 artarken 9 aylık açık 75 milyar doları aşmış.

Yılın ilk dokuz ayında ihracat rakamları 9 ay boyunca ithalat rakamlarını yakalamaktan çok uzak kalmış, kısacası hangi ay önceki aya göre ihracatta artış olmuş ise ithalat çok daha fazla artmış. Görünen o ki, daha uzunca bir süre ihracatın ithalatı karşılaması mümkün olmayacak.

Bunun anlamı ise, ülke olarak borç stoklarımız büyümeye devam edecek. Ekonomik büyüme ve ihracattaki artışın ithalata bağlı olduğu ortaya çıkıyor ki, böyle bir büyümenin sağlıklı olduğunu söylemek doğru olmaz.

Bu bakımdan özellikle içeride ürettiğimiz bazı ürünler ithal ettiğimizden daha pahalıya geliyor diye o alanlardan çekilinmesi, üreticilerin dışarı ile rekabetini artırıcı desteklere gidilmemesi ister istemez insanı düşündürüyor. Söz gelimi bir tarım ülkesi olmamıza rağmen hâlâ dışarıdan ayçiçeği ithal ediyor olmamız, elimizdeki şeker fabrikaları yeteri kadar çalıştırılamadığı için dışarıdan NBŞ denen sıvı şeker ithal ediyor olmamız ithalat ile ihracat arasındaki makasın ithalatın lehine gelişmesine katkı yapıyor. Özelleştirme uygulamaları da iç üretimin azalmasına, bazı sermaye çevrelerinin oturdukları yerden ithalat yoluyla büyük paralar kazanmasına zemin hazırlıyor. Güçlü olmanın yolunun güçlü ekonomiden, özellikle küresel sermayeye mahkûm olmamaktan geçtiğini sanıyorum hatırlatmaya bile gerek yoktur.