Elleri titreyerek kapıyı açtı, karanlıkta yolunu bularak ardından açık kalan kapıdan etrafa dolan ışık ile hedefine doğru ilerledi.

İşte oradaydı.

Kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.

Nasıl güç bulacaktı ondan ayrılmaya.

Yanına daha fazla yaklaşınca onun da üzüntüsünün nedenini soran bakışlarla yüzüne dikkat kesilmiş baktığını gördü.

Kollarını boynuna dolayıp hıçkırdı:

“Karakızım, cancağızım, kınalı yavrum bugün ebediyen ayrılık günümüz, ciğerimin kanadığını hissediyorum, seninle olan beraberliğimiz bugün bitiyor, doğduğun günden beri kucağımda idin, günlerce biberonla süt verdim, avucumdan alışmıştın yem yemeye, yerden almazdın beni gördüğünde. Büyüdün ama ötekilerden daha farklıydın seninle anne kız gibi olmuştuk. Sesimi duyduğun anda, otladığın yerden sökün edip gelirdin. Sabah namazından sonra sizi ahırdan çıkarır yanıma köpeğimi de alır dağlarda yürüyüş yaptırırdım, diğer kardeşlerin otlarken senin gözün bende idi, ille çok yakınımda uzanacaktın sütleğen otlarına. Eşim öldüğünde de gelip boynuna sarıldığımda gözlerindeki yaşları görmüştüm benimle birlikte ağlamıştın kınalı yavrum, sürmeli gözlüm. Seninle ne güzel günlerimiz geçti. İnsanların dedikodusu, arkamdan konuşmaları, beni çekiştirmeleri; siz ağızsız dilsiz dostlarımda yoktu. Belki siz de duydunuz, çıkan lafları, kocası öldü, evde durmuyor, erkenden kendini dağlara vuruyor, yoksa orda biri ile mi buluşuyor, bu sözlere kahroldum dostlarımı, komşularımı, akrabalarımı kaybettim, bütün yakınlığı sizlerde buldum. Bakma öyle kara gözlerinden damlayan kederle, ben ister miyim sizlerden ayrılmaya kara kızım fakat mukadderat bütün bir yıl boyunca ahırdaki malların gözüne bakıp besleyip büyütüyorum her kurban bayramı onları satıp paraları ile bir sene geçiniyorum. Fakat bu yıl bir öncekinden de zor geldi, çünkü senden ayrılacağım, minik bebeğimden beni seven yavrumdan, vefalı dostumdan arkamdan konuşmayan hakiki arkadaşımdan, her üzüntümü bilip derdime ortak olandan ayrılıyorum.”

Genç kadın sesli sesli ağlıyordu. Hayvan tedirgin oluyor, etrafında dönüyor, yapma böyle daha fazla üzüyorsun der gibi nemli burnunu yaş dolu gözlerini annesinin yüzüne sürüyordu. Ahırın kapısına adamlar doluşmuş:

“Nerde kaldın be hanım abla, hadi getir bizim hayvanı, işimiz gücümüz var, yarım saattir malını getirmeni bekliyoruz.”

Genç kadın onları görünce sinirlendi:

“Çıkın dışarı çabuk, o elinizdeki bıçakları göstermeyin yavrucuğuma, çabuk burayı terk edin onu üzüp korkutacaksınız, ben getiririm onu.”

Koynundan çıkardığı oyalı yazmayı karakızın gözlerine bağladı ağlayarak öptü kokladı: “Bebeğim benim seninle ebediyen ayrılıyorum ama bil ki kolum kanadım kırık sen sadece benim maişetimi çıkaran bir mal değildin benim sevgili yavrum, hakiki dostumdun.”

Dışarı çıktıklarında taşlık alanda aceleci kasaplar, telaşlı adamlar gözlerinde oyalı yazma bağlı hayvanı çekiştirmeye başladı, genç kadın bağırdı:

“Onu üzmeyin, acı çektirmeyin, işkence etmeyin benim kıymetlime, iyi davranın, güzel muamele edin.”

Sonra evine koştu bütün pencereleri kapatıp kulaklarını tıkadı ağlamaya başladı, hıçkıra hıçkıra tıkanırcasına kalbi ağrıyarak ağladı. Çok geçmeden kapısı vuruldu:

“Abla biz gidiyoruz, sana da hayvanının etinden getirdik.”

Kıpkırmızı gözleri ile:

“İstemem, ben nazlı yavrumun etini asla yiyemem.”

Uzattıkları bir deste parayı masanın üzerine fırlatıp, kapıyı kapatıp tekrar hıçkırdı.

Adamlarla gelen kadınlar, söyleniyorlardı:

“Ne suratsız kadın yukarıdan aşağı inmedi, elimize bir çay vermedi, bir su bile ikram etmedi, cimri ne olacak.”