Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…
“Statükocu güçler, maalesef her tür değişim talebine karşı saplantılı bir reddedişin dilini kullanmakta, sahiplendikleri düzenin bittiğini görmelerine rağmen hem çağdaşlaşma hedefini, hem de bu çağdaşlaşma sürecini frenleyen şeyleri aynı anda korumaya çalışmaktadır.
Kendilerine özgü bir projenin olmamasından dolayı, daima tekrarlanan demode sloganlarla ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen çağdışı politikalarla devleti ve toplumu cendereye almışlardır.
2. Tanzimatçı ve din istismarcısı çevreler ise küreselleşme ve değişim söyleminin büyüsüne iştahla ve tarih ötesi bir edayla sahip çıkmaktadırlar.
Devleti, hükümet etme işinden uzaklaştıran ve tekniği politik ideolojinin yerine koymaya çalışan “yeni tip hegemonya” biçimini kurtuluş sanmaktadırlar.
Dünyaya hâkim güçlerin ve Siyonist Sermaye’nin güdümüne girmeyi “gerçekçilik ve dünya ile birliktelik” olarak sunan bu çevreler, kendi teklif ve taleplerinin, teorik düzeyde dahi zamana ve mekâna giydirilip test edilmesine fırsat verilmeden kabullenilmesini dayatan örtülü bir faşizanlığı yöntem olarak kullanmaktadırlar.
Yine sorgulanmaya ve yanlışlarının hatırlatılmasına karşı, pervasız ve suçlayıcı reflekslerle tepki veren özellikleriyle bu kesimler, karşı çıktıkları totaliter güçlerle, esasta aynı sistemi yani küresel güçlere teslimiyetçiliği paylaşmaktadırlar.
(Bu bağlamda, Ergenekon davası üzerinden sürdürülen hâkimiyet kapışması da “Millî”lerle “Gayri Millî”lerin çatışması değil, “küreselci unsurlarla, masonik ulusalcıların” boğuşması şeklinde okunmalıdır.
Daha doğrusu, Siyonist Sermaye imparatorluğunun, gizli dominyon olarak gördükleri Türkiye’deki sömürü arabalarının “at”larını değiştirme olayıdır.
Bir taraf Kemalizm ve Devrim sahtekârlığı, bir taraf ise Din ve Değişim istismarcılığı yapmaktadır. Ergenekon kumpaslarını dış talimat ve tertibatlarla birlikte uydurup uygulayan Cemaat’le AKP Hükümetinin daha sonra kapışmaları ise din ve devlet gayretiyle değil, makam ve menfaat çekişmesiyle alâkalıdır.)
Sonuçta “zincirleme özdeşleşme” diyebileceğimiz türden, birbirinden beslenerek var olan ve giderek benzeşip aynılaşan Batı kaynaklı iki farklı tarafın çatışmasına hapsolma tehlikesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.
Arka planında ABD/AB ve Asyatik güçlerin rekabeti, iç politika seyrinde ise iktidar ve rant paylaşımından etnik hegemonya çekişmesine kadar, bir dizi yanal ve sanal çelişkinin de dahil olduğu bu kaotik sürecin tek eksiği “millî bir seçeneğin” oyuna dahil olmamasıdır ve artık olmalıdır!
MİLLİLİK NEDİR?
Önce bazı kavramların anlamı üzerinde durmamız gerekiyor.
Herkesin kendi durduğu yere ve keyfine göre anlam yükleyip, olumlu ya da olumsuz kıldığı bu kavramlar konusunda netleşmek; bütün tanımların altüst olduğu bir dönemde, yeni ve gerçekçi tanımlar ve anlamlandırmalar geliştirmek şarttır.
Bilindiği gibi: “millî” kavramı, “national”ın karşılığı olarak icat edilen “Ulus” kavramının alternatifidir, yani aynısı değil, karşıtıdır.
Bu ikisini birbirinin yerine kullananlar olmakla birlikte, bizatihi ulus kavramını icat edenlerin niyet ve maksatlarının da gösterdiği gibi; millî olan:
Millete ait özellikleri ve gayeleri taşırken; ulus ise: Devlete ve devletlü seçkinlerin devleti algılama biçimine dair bir kavramsallaştırmadır. Millî ile negatif milliyetçilik yani kavmiyetçilik kavramı da farklıdır. Zira negatif milliyetçilik ve kafatasçı kavmiyetçilik; yani ötekini dışlayıcı, tek tipçi, daraltıcı ve etnik temelli ırkçılık, millî kavramındaki gibi kucaklayıcı ve kurtarıcı bir oluşu ve duruşu değil, Batı’dan kopya edilip türetilmiş bir misyonu ve dejenerasyonu amaçlamaktadır.” (Devamı var…)