“Eceli gelmiş laflar” kategorisine sokmuş Zeki Ceyhan, Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın laiklik üzerine söylediklerini. Canlı bomba gibi etkili de demiş, ayaktaki nasırlara basmaya da benzetmiş, laikliğin Anayasa’da olmaması arzusunu.

Kim bekliyordu sayın Meclis Başkanı’ndan böyle bir konuşmayı Partisinin mensupları bekliyorlar mı idi Başbakan, Cumhurbaşkanı bekliyorlar mı idiler

Hayır!

Önce onları şaşırttı, telaşa düşürdü sayın Meclis Başkanı. Demeç yarışına girdi AKP yetkilileri.

Bizim laiklik anlayışımız belli.

Yeni bir tarife gerek yok.

Koskoca Meclis Başkanı’na konuşma mı diyelim.

O şahsi fikrini belirtmiştir.

Seçtikleri Meclis Başkanı’na sahip çıkmayı, onun her dediğini anlaşılır kılmak, onun konuşmalarına izahatlar yapmak sanması AKP’lilerin, acilen sorgulanmalıdır.

Bir Meclis Başkanı nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağını bilemez mi Ya da bazı günleri konuşmadan yaşamayı.

AKP’liler elleri boş yakalandılar.

Halbuki çok önceden, sayın İsmail Kahraman’ı Meclis Başkanı seçtiklerinde, o ne derse, nasıl anlaşılması gerektiğini medyada savunan gazetecileri hazır bulundurmalıydılar, uçak koltuklarından tv koltuklarına transfer ederek..

Tarifi de yok, diyor sayın Meclis Başkanı ülkemizde uygulanan laikliğin. Bunu neden AKP’nin hukukcuları söylemiyorlar, gündem ısmarlanan kalemcileri yazmıyorlar Bu keşfi yapmak için bir insanın illa Meclis Başkanı mı olması gerekir Cesur ve dokunulamaz.

Fakat cevap en yakınından, yurtdışına çıksa da yerine vekalet etsem dediği sayın Cumhurbaşkanı’ndan geliyor: Devlet tüm inanç gruplarına, inançlarını yaşama hususunda eşit mesafededir ve laiklik budur.

Yoksa diyesi geliyor insanın, birileri bu mesafeleri, birilerinin lehine bozdurmak mı istiyor

Camilerden toplanmış devşirmelerin “Baskıcı, ceberrut, tahakküm edici, işkence çağrıştırıcı tanımı yaptıkları Türkiye laiktir, laik kalacak, sloganına sarılıp, şimdi çok sevdik diyerek sahiplenmeleri, Sayın Meclis Başkanı’nın yapmak istediğini bizlere gösteriyor olmasın

Ana muhaflefet partisi Genel Başkanı’nın ağzı mı bozuldu Halkına söyleyebileceği politik cümleleri mi kalmadı Teşkilatı hedefsizlik yorgunluğundan yerlere mi serilmiş Al sana en az altı ay kullanacağın malzeme.

“Laikliği tartışalım, istemiştim.”

Şehid cenazelerinin arasındaki nefeslenme saatlerimizde mi, yoksa paralel dediklerinizin algı operasyonları altında kararsızca bekleyip dururken mi

“Laiklik bir kere yeni Anayasa’da olmamalıdır.”

Yeni Anayasa’da nelerin olacağına karar verdiniz de sıra muhalefetin ateş saçan mancınık silahını yok saymaya mı geldi Devirdiğiniz masadan mı çıkacak bu olmama hükmü.

“Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım.”

Yok edilen dindarlık, anayasaya yazılırsa mı geri gelecek Laiklik olmamalı’yı yeterince anlayamazsa muhalefet, dindarlık diyerek çuvaldızlayalım maksadı da var mı burada

Sayın Meclis Başkanı siyasi tecrübeleri olan politikacılarımızdandır. İlk milletvekili seçildiği Refah Partisi’nin bölünme, parçalanma çalışmalarının içinde olmuş bir siyasinin, kendiliğinden ve sıradan bir konuşma yapar gibi böyle cümleler kurmasını bir yanılgı durumu saymak, şimdi kimlerin işidir Onlara iyi bakmak lazım.

FUTBOL BİZE BOL MU

“FB ikinci olursa Pereira gidecek, birinci olursa da gidecek!”

Bu cümleyi bir FB yöneticisi söylüyor olsaydı, kararlarıdır der geçersiniz. Fakat FB aleyhine yazılar yazmakla ünlü ve en yaşılılardan bir gazeteci, yarım sayfalık yazısını bu cümleyi duyurmak için kurgulamışsa, kin ve nefret demeyelim ama, kızgınlığı sizin de dikkatinizi çekmez mi

Gönderirler, ya da göndermezler. O sorumluların işidir. Sana ne, mi dersiniz Yoksa gelecekten haber veren medyum olarak mı görürsünüz Para ödenen o gazetenin fal sayfalarından sonra en çok bu yazılarının okunduğunu da atlamayın.

Trabzonspor başkanı olaydan sonra açıklama yapıyor, hakemlerin iyi olduğunu söylüyor, yüreklere su serpiyor.

Gittim, baktım. Birşey yok!

İnsanımız olgun. Başkana inanıyor ve seviniyor bir şey olmamasına. Daha ne olacaktı, sorusunu aklına getirmiyor. Bu güzellik de atlanmamalı.

İstanbul’a geliyoruz. Sıralamanın birinci basamağındaki Beşiktaş’ın sayın başkanı demeçsiz günüm geçmesin diyor ve “O kupa buraya gelecek” diyor!

“O kupa!.”

Tedailerine takılmayalım ve söylendiği ana gelelim.

Bir hasret, bir özelm, bir kavuşma isteği var mı cümlede Bu dayılanma, bir kaba kuvvet tonlarından çeki çeki tartılmaz mı bu demeçten. Emek işini araki bulasınız.

Tedbir alması istenen valiler, ki çakıl taşı tesbitliler hariç, ve emniyet güçleri, tedbir alınacak yerleri, dudakları, ağızları tesbit ederek başlamalılar işe diyoruz.

Çocukların vatan haini olduğunu kim söyledi

Not: Kocaman Kayıp yazımız üzerine bir mail gönderen sayın A.Uymaz’a.

Millî Gazete okuyucusu olmadığını anladım. Hangi meridyen  ya da paralel yetiştirmesi  olduğunu da bilmek istemem.

Eski bir Fenerbahçeliyim’de takılıp kalmana gerek yok. Olmuyorsa olmuyordur. Zatınızın talim, terbiye ve eğitimi daha önemli olmalı.

Son cümleniz “Şimdi çok iyi anlıyorum” diye başlamış. Bak bu dahi iyi bir şeydir. Bir yazı ile çok iyi anlar olmak, ne güzel.

Biz de diyelim: Saygılarımızla.

ÇOCUKLAR BİZİM ÇOCUKLARIMIZ

İçimi yakan Suriye haberlerinin en tazesini, en acısını bir muhalefet gazetesinden okuyorum. Paralel haberlerindeki himmet çeki takibi ayrıntılarından iktidara yakın gazetelere bunları yazmak sırası gelmiyor olmalı.

“Suriye’den geldiler, Kilis’te öldüler!”

Bir annenin, yerleştirildikleri evde üç yavrusunu kaybetmesi, işte bu duyarsızlıkla verilmiş yarı resmi kartel gazetesinde.

Mademki geldiniz, karşılığı budur, der gibi…

Kilis’e, Suriye’den atılan mermilerin, bombaların düşmesinin haberi böyle yansırmış kartel’in kağıtları üstüne.

Sığınılan yer olmaktan ülkemizi çıkarmak isteyenler, yaşanan yer olarak tutacaklar mı

Acılarını bizde dindirmeye gelenlerin acılarını katlamak, acılarına acılar katmak bu ülkenin insanına yakışmazdı. Gazeteci olarak da, okuyucu olarak da.

AMERİKAN YARDIMI

Rıza Zerrab’ın Boğaz’daki konutuna eklenen izin harici kısımlar yıkılmış.

Kahraman kepçelerle villaya müdahale, haberlerinden alınan kartelciler soruyorlar:

Adam, Amerikan hapisanelerinde diye mi

Mecburen hayır diyecek icraat yanlıları. Ve hatta şunu da ekleyecekler.

Biz kararımızı ilgili buradayken uygulamayalım diye götürülmüş olmasın

 

 

“KUZU” ÇEVİRME

Danışmanlardan, AKP’nin ünlü ve hukukcu milletvekillerinden Burhan Kuzu bey bir tv kanalında konuşmuş. Gerçi hergün bir tv kanalında konuşuyorlar ama, biz en son olanından söz edeceğiz.

“Anayasa’da 1937’ye gelene kadar Devletin dini İslamdır, yazıyordu”, demiş.

Kartelin muhalif yazarlarından öğrendik bunu. Hemen keseri ellerine almışlar, fırsat bu fırsattır deyip, yontuyorlar da yontuyorlar.

Kendilerine yakın bir hukukcunun twitter hesabına bakmışlar hemen ve oradan okumuşlar.

“Türkiye Devletinin dini İslamdır, hükmü 1928 yılında Anayasa’dan çıkarıldı.”

Gördünüz mü neler öğreniyoruz.

Bunları bilmek için illa hukuk profesörü olacaksınız. Halbuki eskiden, internet turlarının olmadığı yıllarda bir liseli olmak yetiyordu, övünç madalyası alınacaksa.. Bunları niçin mi yazdım Kartel muhalefetinin köşecisinin bir sıfır geride olduğunu anlatmak için.. Bir AKP’li kalemşor çıksa, seyahat şaşkını olduklarından çıkmazlar ya, biz çıksalar diyelim. Ve deselerki, bizim kuzumuz Burhan Kuzu, olaya yani tartışmaya siz muhalifleri de dahil etmek için böyle konuşmuştur.

Dolayısıyla 1928’de çıkarılmış olduğunu hatırladınız. Yani böyle bir yazılma olabileceğini kabul ediyorsunuz.

Bu gol geçerlidir ve AKP’lilere yazılmasında bir mahzur yoktur.

KİLİS ÇEKİMİ

KİLİS valimiz şehrine füzelerin düşmesine fizik kitaplarından bir izahat bulmuş.

Yerçekiminden dolayı düşüyor. Havada kalan füze gördünüz mü demiş.

Bu valimiz bana Demirel devrini hatırlattı. Cevabı o devre uygundur.

Ey AKP! Sen kendi devrini tanımlayamazsan, bir karakteri olmazsa, valileriniz geçtişten devir ödünç alırlar.

BİLMEDİĞİ TAT

İyi rusça bilen solcularımızdan, şiir tercüme ettiğinden öyle olduğunu peşin kabul ettiklerimizden A. Behramoğlu’nun bir Puşkin şiirini yanlış çevirdiğini yazmış Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç.

Puşkin, “Tanrı size de böyle bir sevgi versin”, demiş. Bizim A.Behramoğlu bunu “Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki, dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.” Şeklinde anlamış.

Sevgi, candandır, içtendir, dilektir.

Mütercimdeki tanrı kabullenmezliğinin altında yatan acaba, kendine sevgi vermediğini kabul etmesi midir 28 Şubat’ı sevmek, tanrının verdiği bir sevgi değildir.

Benim endişem şu: Bir Puşkinci şöyle bir tez atarsa ortaya, savunma nasıl olacak

Türkiye’nin matbuatında bir zamanlar (V.N.Tör zamanları) Allah demek yasaktı, şimdi tanrı demek de yasak olmuş.

Şairine sevgin yoksa, onun kelimelerine de olmaz.