İnsanın belirgin olan, hatta varlığının göstergesi şeklinde tezahür eden, inanma, duyma ve düşünme yetileri, kendi mahiyetlerinin zorunlu bir gereği olarak somutlaştıklarında, eş deyişle gerçekliğe dönüştüklerinde, onlar “kurum” olarak adlandırılmışlar ya da tanımlanmışlardır. Bir başka ifadeyle, inanma, duyma ve düşünme yetileri, zaman ve mekân unsurları aracılığıyla somutlaşıp gerçeklik olarak ortaya çıkarlar. İnanma, duyma ve düşünme yetilerinin birbirleriyle bağıntıları, birbirlerini temellendirme ve etkileme konularının irdelenip tartışılması bir tarafa, felsefenin kullandığı “töz” (cevher) veya “öz” kavramını ödünç alarak nitelendirebiliriz.
Böylece özün, zaman ve mekân şartlarında somutlaşıp gerçekleşmesi muhtelif görünüşlerde ve çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilirler. “Kurum” kavramıyla ifade edilmek istenen de budur.
Elbette insan ve toplum hayatı bağlamında, söz konusu özün farklı ve çeşitli kurumlar şeklinde gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Fakat kurumların hep aynı mahiyet ve biçimde varlığını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ne var ki, asıl sorun da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü insan zihni ve toplum algısı kabul edip inandığı herhangi bir şeyi hemen kolayca bırakmaz, bırakmak istediğinde de zorlanır ve farklı değerlendirmelere yönlenmeye yatkındır. Özellikle toplum, halk, kimi zamanlarda, sahip olduğu herhangi bir şeyi muhafaza etmede direnmeyi varlık-yokluk ikileminde algılamaya yatkındır.
Ne var ki, özün, yani inanma, duyma ve düşünmenin, zaman ve mekân şartları bağlamında, kurgulamaya, kurulmaya, yerleşmeye, uygulamaya vb. ihtiyaç ve gerek duyduğu da bir gerçekliktir. Çünkü kurulan ve uygulanan biçim ya da sistem, kendi içinde bir bütünlüğe, mükemmelliğe, doygunluğa ulaşmış, yeni bir bilinmezin sınırına dayanmıştır. Yeni bir yol, farklı bir sistem, yapı ve kurumlar oluşturma çabasına yönelmediği takdirde, kendi içindeki bütünlüğün yetersizliğini kavramayı başaramadığı durumda, insanın ve toplumun ihtiyaçlarına, isteklerine, beklenti ve özlemlerine cevap veremez bir duruma gelebilir. Bu durum, ne kadar giderilmeye, karşılaşılan sorunlar ne kadar çözümlenip ortadan kaldırılmaya uğraşılsa da, kendini kapattığı sınırlar içinde kaldığı sürece, çıkış yolu bulamaz. Giderek kendi benliğiyle, kişiliğiyle, varlığı ve değerleriyle çatışmaya, zıtlaşmaya, aşırı kabul ve ret ikileminde kalıp yaşamaya başlar. Böyle bir ortam ve şartta, ruhen ve zihnen kendi üzerine kapanmanın da getirdiği güçlük ve bunaltıyla olağan, sağlıklı ve verimli çalışma alışkanlığını ve çabasını yitirir. Varlığı, görünüşte sağlam, görkemli, güvenli görünse bile, en basit ve küçük bir dokunuşta dağılıverecek bir niteliktedir. Hemen bir yargı kurma sonucuna yönelmeden, Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri adlı eserinden basit bir örneği burada hatırlamak yerinde olacaktır. O örnek, Batılı tarzda yaşama eğiliminin uyandığı 19. Yüzyıl İstanbul’unun varlıklı ailelerinin yaşayış tarzlarına dâhil ettikleri “sandalye” edinme isteğinde kendini somutlaştırıp simgeleştirmiştir. Elbette, insanın basit bir ihtiyacını karşılayan “sandalye”, artık o ihtiyacın bir nesnesi değil, bir sistemin, farklı bir dünya ve yaşayış tarzının simgesi olacaktır. Ancak, diğer yandan, uygulanan bir sistemin, hayat tarzının da, insan ve toplum nezdinde ortaya çıkan bir ihtiyacın karşılanamamasının göstergesi işlevini üstlenmiş durumda kalacaktır.
İrdelemeye ve tartışmaya devam etmek gerekiyor.