Bizim kuşak, otuz yıl önceki Ramazanları, arada bir anımsadığında, büyük bir fark görmekte.

Kapımızın önünden geçen Ramazan davulcusu, hızlı hızlı tokmağını kaldırır davula vurduğunda sokak inlerdi.

Şimdi küçük, üstü açık minibüsün arkasında oturan davulcuyu, o kadar hızlı hareket etmeme karşın bir hafta sonra yakalayabildim.

Küçük minibüs yıldırım hızıyla sokağımızdan geçtiği için canlı davul yayını yapmıyor, kasetle bu işi idare ediyor diye sui zanda bulunmuşum.

Değilmiş, davulcumuz bir koltuğa oturmuş kucağında öyle heybetli bir davul olmasa da, daha az zahmetle görevini yapıyordu.

Memnun oldum.

Otuz yıl sonra üstü açık minibüsle de davulcular geçmeyecek herhalde.

Gerçi şu anda da lüks semtlere eminim davulcular sokulmuyorlardır.

Sonra bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde, bazı duyarlı esnaf Ramazan gelince yemekle ilgili işletmelerini kapatırlardı.

Camekâna da zarif bir tabela asarlardı.

“Ramazan dolayısıyla kapalıyız”

Şimdi esnafın aç gözlülüğü tavan mı yapmış, en dindarı bile yakmış ateşi, kebap salonu sonuna kadar açık.

O ateş başında yanarak müşterilere hizmet eden gariban garsonlar da, muhtemelen oruçlu.

Delikanlıların yüzü gözü sararmış.

Kızgın ateşten aldıkları kor halindeki etleri, masalara koştururken yüzlerine çarpan alev dilimleri ile yanmaktalar.

Para kazanmanın dayanılmaz cazibesi, etik değerleri her kesimde alt üst etmiş.

Eskiden hasta ya da seferiler oruç tutamadığında, lokantanın en arka tarafına saklanır utana çekine yemeklerini yerlerdi.

Şimdi başörtülü bayanlar bile, restoranın kaldırımdaki ön masalarına kurulup ne kadar modern olduklarını, Ramazan orucu tutmadıklarını göstere göstere en ufak sıkıntı emaresi çekmeden, başları dik yemeklerini yemekteler.

Yeni özgür kız profilleri toplumun aynasına düştüğünde, yürekler daralmakta.

Eskiden evin hanımları, anneler, ablalar rahatsız olup oruç tutamadıklarında bunu değil mahalleye, sokağa, ev halkına bile göstermezlerdi.

Bu sebeple çoğu delikanlı annesinin, ablasının hayatta bir kere bile oruç tutmadığına tanık olmadığı için evlendiğinde, eşinin rahatsızlanıp da oruç tutamadığında, itiraz edip:

—Ama benim annem ve ablalarım hep oruç tutarlardı, sen yanlış bilmeyesin diye şaşkına dönerlerdi.

Böyle masum erkek çocukları yetiştirilirdi tertemiz hanelerde.

İlle de iftar davetleri.

Hanelerde büyük heyecanlara sebep olur, evin hanımları günlerce hazırlanır evler temizlenir, kuş kafesleri yıkanan balkonlara çıkarılır ya da asma çardağı altında tafsilatlı emekli yemeklerle, mutlulukla huzurla sofralar kurulurdu.

Mahallenin yaşlı ve kimsesiz, dul hanımları haber vermeden iftar vakti çıkar gelirdi de, sanki piyango çıkmış gibi sevinç naraları atılırdı.

En makbul iftar görürdü, annem; onlar geldiğinde.

Ya da gelemeyenler için kapaklı bir kuşaneye yemek kor, bizimle gönderirdi onlara. Sadece ailenin değil mahallenin de iftarı, titizlikle düşünülürdü.

Şimdi genç hanımlar akılları çıkmakta, iftara çağrılacak bir konuktan.

Hemen dışarıdaki bir restoranda bu külfetli davet işi, başlardan savılmak istenmekte.

Ben çok iyi hatırlıyorum çocukluğumda, telefonların olmadığı bir süreçte, sahura bile misafirler gelirdi.

Kalabalık bir grup, sahur vakti hadi bunların hanesini şenlendirelim derlerdi. Bilirlerdi annemle babamın gökten üç elma düşmüş gibi mutlu olacaklarını.

Hatta bir seferinde imsake yarım saat kala gelen yirmi kişilik bir hoca efendi ve talebeleri grubunu anımsıyorum da, anneciğim nasıl sevinmiş, sofralar kurmuş; kendisi o uzun yaz sahurunu yapamamıştı ama çok mutlu olmuştu.

Rahmetli Timurtaş Hoca, evimize “Kâzim baba”nın dergâhı derdi.

Yedirmek içirmek, hizmet etmek, koşturmak; bir ibadet gibi algılanırdı.

Evliyaullah ziyaret edilir, giryan dostlar; sağlar gibi ölülere de hürmette kusur etmezdi.

İtikâf hücrelerine dalınıp gidilirdi.

Kubatlık Ramazan’a uğramazdı, insanlar her zamankinden daha ince ve zarifti.

Bayramlarımız da artık çok değişti.

Tatiller için en uygun zaman görülen bayramlarda, büyük şehirler sahillere akmakta.

Eskiden muhafazakârların bayramda boşaltmadığı şehirlerden şimdi ilk önce onlar kaçmakta.

Artık kim uğraşır temizliklerle, baklava açmalarla, yemek tencerelerini gelecek konuklar için sıralamalarla.

Komşularımız elini öpmeye gitmediğimizde küserler, bizimle konuşmazlardı.

Şimdi insanlar kapıları çaldığında, çocuklar bayram ziyaretine geldiğinde sinirlenmekte, suratları asılmakta.

Zaten çocuklar da dijital oyuncaklarından ayrılıp bayram ziyaretlerine gitmeyi bırakalı çok oldu.

Bakalım otuz yıl sonra daha neleri kaybedeceğiz