İki gün ara verdik ya biz de... Çeyrek finallere kadar bir soluklanalım dedik. İçimizde sessizlik Prandelli ile bozuldu ama biz yine de Dünya Kupası’na dönelim. Pardon; bir de Beşiktaş’ın yurt dışından gelen yaygaraları var.

Efendim; Almanya-Fransa maçına kuruldum. Öyle ya Avrupa’nın üç-dört büyüğünden ikisi çeyrek finalden en sona doğru yürümeye çalışacaklardı. Vay be! Ne maç olacaktı... Sormayın gitsin... Başlama düdüğü ile birlikte, belki de turnuvanın en kötü maçı başlıyordu. Tamam, Rio’da sıcaklık 30 derece idi. Rutubet de seksenlerin üzerinde... Ama bendeniz daha beter bir atmosferde Meksika-86’da ne maçlar izledim. Neyse... Bir duran toptan Alman savunmasının hamle zengini bir numaralı oyuncusu kafayla golü yaptı. Aaa, meğerse bu maçın bitişiymiş. Maç sonuna kadar sıkıntı çektik. Hatta bendeniz bizim mahallenin sıcağına kapılarak 50 ile 60 arası on dakika da kestirmişim. Spikerin feryadı ile uyandım ne oluyor diye... Hiç, hikâye... Gelelim teknik adamlara. Maç sırasında, hele hele ikinci yarıda Pogba’nın son derece pasif oyunundan söz edildi. Evet, doğruydu bu görüş... Ama sebebi Didier Deschamps onu Alman orta sahasının fizik gücüne karşılık ikinci yarıda arka dörtlünün önüne nöbetçi olarak dikmişti. Ve de takımına yazık etmişti. Pogba’nın hücumda gözükmediği Fransa nasıl rakip eksiltebilecekti ki Maçtan sonra büyük büyük bir gazetenin spor müdürü de, orada bulunan, aynı hocayı Giroud’yu neden erken oyuna almadığından eleştirdi. Vay ki vay! O zaman yürüyen Almanya skoru daha da büyütür ve Fransa son dakikaya kadar soluduğu oksijeni bile bulamazdı. Tabi bizim Mesut da bu maçtan dolayı aynı zat tarafından maçın en kötü adamı ilan edildi. Eh, Alman takımının oyun planını hâlâ anlayamamışlara ne diyelim ki Kim mi bu Büyük büyük gazete dedik ya... Sonunda değişikliklerle 28 kişinin oynadığı maçı yine Almanlar kazandı. Lineker’in kulakları çınlasın!

Geldik Brezilya-Kolombiya’ya... Önce Kolombiya denilen bu futbol dünyasında esamesi pek okunmayan ama FİFA sıralamasında nasılsa yükseklerde bulunan takıma teşekkür edelim. Sırrı mı Bakın bakalım oyuncuları hangi ülkelerin hangi takımlarında oynuyorlar Şu James denen 23’lük bizim büyük transfer üstatları tarafından acaba hiç görülmüş mü Mesela deduk! Tempo müthiş. Brezilya’da alabildiğine alan açarak, dikine oynayan takım bulunca en azından futbolcularının karakteristik yapılarını tanıtmaya başladı. Pozisyonlar, kaleciler, müthiş çabuk ve dikine paslaşmalar, driplingler, şutlar, duvar pasları... Boş alana atılan deparların büyük çoğunlukla topla buluşturulması... Ne isterseniz var. Gol de üç adet! Daha ne olsun ki Bu bir Dünya Kupası çeyrek final maçı. Bundan öncekini bir hatırlayın bakalım, bu maça hangi notu verirsiniz. Bu arada benim ikazım olacak. Hazırlık maçı için rakip arayan Milli Takım patronları şu Kolombiya’yı Türkiye’ye davet etmeyi düşünmezler mi Mesela deduk! Bu arada Neymar’ın kupayı bıraktığını duydum. Canım sıkıldı. Şimdi Almanya-Brezilya maçında meydan bizim Mesut’a kaldı. Bir de bu maç çok can sıkıcı olabilir. Kapalıya karşı, kapanmak zorunda kalanın maçı...

Prandelli mi Eh, en son İtalyan Milli Takımı’nın patronu değil miydi Yaşı da iyi... Başarıya açmış. İyi... Galatasaray için önemli olan aynı takımı sahaya sürmek için 44 maç beklememesi olmalıdır. Tabii ki Sneijder’den sol açık, Selçuk’tan sola yapışık adam, Melo’dan ki eski öğrencisi imiş sağ ön oyuncu icadı yapmamak kaydıyla, belki de...  Sabri’nin sol bek mi Bakarız be!

Beşiktaş mı Yurt dışından yaygara... Ama hâlâ Toraman’la Sezer’in akıbeti hakkında tek kelam yok. Yahu Ahmet kardeşim ki, benim çok sevdiğim eski dostumdur, bu adamlar yoksa birini mi öldürdüler, Beşiktaş’ın parasını mı çaldılar Uyuşturucu ticareti mi yaptılar Dağdaki terör ekibine mi katıldılar Takımda tutmak istemiyorsanız gönderirsiniz giderler. Yok, biz onlarsız yapamayız derseniz, katarsınız aranıza devam ederseniz. Allah aşkına, transferden falan önce artık bir karar verin!

Hasan Kapçı adlı okurum 18 senedir beni okurmuş. Tanışmak istermiş. Hay hay... İnşallah bir gün...