Haber geldiğinde, tanıyanlar önce bir şaşırdı.
Herkes ölümü kendisine yakıştırırdı da.
Ona asla.
Sanki en son ölecekmiş gibi dururdu.
Mağrurdu, başı dikti, makamının hakkını verirdi.
İnsanlara soğuk ve mesafeli idi.
Kendi frekansındaki kişilerle ayrı bir getto kurmuştu.
Arada maroken koltuklu lüks odasından çıktığında; koridorda
müstahdemler, çaycılar, güvenlikçiler kaçacak delik ararlardı.
Tiksinti ile bakardı onlara.
Azarlayacak bir ayrıntıyı mutlaka yakalardı.
Bir böcek gibi ezmek istercesine bakışları üzerlerinde
dolaşırdı.
İnsanlar bu negatif bakışlarla günlerini berbat eden bu
adamdan hem korkar hem de çok saygılı davranırlardı.
Personelden bir iki densiz çıkıp namaza gidiyordu, onların
farkındaydı gözlerini dikip ne yaptığınızı biliyorum diye hiddetli süzüşlerle
hesap sorduğu doksanlı yıllardan arta kalan öfkeli duyguların çoğunu iki
binlere de yanında taşımıştı.
Herkes değişir ama kendisi sonuna kadar ilkelerini
bırakmayacaktır.
Etrafın ılımanlığına aldanan bir iki saf, başına örtü bile
geçirmiştir.
Kale gibi görevinin başındadır, geçit vermeyecektir.
Ama yüzünün somurtmadığı anları da yok değildir.
İçkili mekânlarda, eğlence yerlerinde arkadaşlığına doyum
olmuyordur.
Cömerttir, hesaptan kaçmaz.
Güzel kadınlara ilgisiz kalmaz.
Ailesini üzse de zaten yeterince malı mülkü vardır, biraz da
özel hayatın tadını çıkarsa ne kaybedecektir.
Makam, para, hızlı hayat, güzel kadınlar, gericiliğin
prangalarından azade modern yaşam son hızla giderken.
Nereden çıkmıştır bu hastalık.
Sağlıklı, atletik yapılı bu bedene nasıl yapışıp kalmıştır.
İki yıllık zorlu tedavi sonrası son saltanat makamı musalla
da, insanlar birbirlerinin yüzüne bakarken.
Dostları ve ailesi gerçekten acılıdır.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar.
Annesi, çocukları, içki dostları, hayatındaki kadınlar.
Bir böcek gibi gördükleri, sevmedikleri, namazını, örtüsünü
boğmak istedikleri o gün kararsızdı.
Cenazeye katılmak için isteksizlerdi.
Sevinmişler miydi
Hayır.
Hatta üzülmüşlerdi de.
Bu makamların, lüks konutların, cazibeli yaşamın sahibi;
şimdi şu soğuk, karlı ve karanlık yerde nasıl yatacaktı.
Hoca efendi bir ara, “nasıl bilirsiniz” diye sormuştu.
Böcek gibi görülenler birbirlerinin yüzüne bakmışlardı.
Sanki kalplerinden geçen, “iyi bilmeyiz”cümlesini
duymuşlardı birbirlerinin.
Hatta bir bürokrat, yanında saf tutan çaycıya gözleri ile
“sus” işareti yapmıştı.
Ama çaycı konuşmamıştı ki.
Nereden duymuştu kalbinin sesini.
“İyi bilmeyiz”i yüksek sesle söylememişti ki.
Çaycı, sol yanındaki muhasebeciye gözleri kaydığında görmüştü
ki, ağzını ve kalbini sıkı sıkı kapamıştı.
Yorum yapmıyordu muhasebeci.
Ne iyi bildik, ne de kötü bildik deme kararı almıştı kalbi.
Böyle uygun bulmuştu.
“Belki ölülerinizi hayırla yâd ediniz”diyenin aksine bir
eylem yapmamak içindi bu susuşu.
Belki de gidenin sorgusunu ağırlaştırmamak için hocanın
sorusuna cevap vermemişti.
Çaycı da, onun gibi mi yapsaydım acaba diye düşünmüştü.
Ama dostları ne kadar gür sesle bağırmışlardı öyle, iyi
bildiklerini.
Bir ara bürokratın gözü, gidenin eşine takılmıştı.
Acaba o da bu koroya dâhil mi diye.
Hayır.
Sımsıkı mühürlemişti karısı, ağzını.
O da iyi bilmiyordu ama çaycı ve muhasebeci, hademe,
güvenlikçi gibi davranma kararı almıştı.
“kötü biliriz” deyip
de yüklerini artırmak istemiyordu.
Karısı çok üzgün, yıkılmış duruyordu.
Bu yıkımı yaşanmış acılarından kaynaklanıyordu çokça.
Karşısında kocasının hayatına giren kadınlar, burunları
kıpkırmızı ağlıyorlardı.
Kimisi personeldendi, iyi biliyordu onları.
Üstelik bu cenazeye katılanlar da o kadınları tanıyordu.
Giderken bile yeni acılar bırakmıştı ya, gururunu cenazesinde bile bir kez daha
kırmıştı ya, etrafa iyice rezil etmişti ya.
Ama bu tören sondu, tahammül edecek, dimdik ayakta duracak,
kimselere öfkesini, kızgınlığını göstermeyecekti.
Zaten herkes her şeyin farkında idi, gözler üzerinde idi,
insanlara ağlamadı, üzülmedi dedirtmeyecekti.
Elbet onu asla affetmeyecekti, hakkını helal etmeyecekti.
Oysa farklı bir sahne olabilirdi şu tören.
İhanetlerle soldurulmamış o temiz sevgisi taze kalabilirdi.
O akşam herkes yatağına girdiğinde, bir kez daha
ürpermişlerdi.
Onu düşünmüşlerdi.
Sevenleri de sevmeyenleri de, farklı boyutlarda uzayan bir
üzüntüye kapılmışlardı.
Bürokrat, sıkıntı ile “o soğuk ve karanlık yerde nasıl
yatılacak” demiş, çaycı hala şaşkın “kötüler de ölürmüş” diye mırıldanmıştı.