Gün geçmiyor, T. Özal’sız gün geçmiyor. Bize de yine T. Özal
yazmak düştü, mecburen. Yoksa çoktan nokta koymuştuk biz. Lâkin malzeme bol;
yorumlamak gerek. Özürümüzü kabul edin.
AKP’nin akıl hocası ve kınalı Kuzu’su T. Özal’ı konuşursa;
okumak, anlatmak, paylaşmak borcumuzdur bizim. Tahammül sınırlarınızı
zorlamamızı da hoşgörün. Zira özköşklerine hep yakın olanlar dahi cinnet hali
diye bakıyorlar gayri.
AKP’li Kuzu, 1993 ve 2007 yıllarının incelenmesi gereken iki
yıl olduğunu söyleyerek başlamış sözüne.
Kim inceleyecek Kendilerinin böyle bir görevi veya ihtiyacı
olsaydı, herhalde ufak bir girişimde bulunurlardı.
Sonra saymış T. Özal günlerinde ölenleri: Uğur Mumcu, Adnan
Kahveci, Eşref Bitlis ve T. Özal’ın bizzat kendisi... Bunlar derinden
incelenmeli.
Kime diyorsa artık AKP’nin Kuzu’su. O inceleyecekmiş.
Bir üniversitede konferans verirken, isteklerini de söylemiş
Kuzu’muz. Gazeteler ilginç açıklamalar, diye duyuruyorlar.
Biz de oralardan alarak size duyuralım bir ilginçliği. Aynen
Kuzu’nun kelime dizişiyle: “Şu an bizim hükümetimizde bakanlık yapan bir isim
de vardı görüşmede. O zaman ANAP’ta ilçe başkanı. Ayrıca yanında ilçe başkan
yardımcısı olan biri, şu an AKP’de milletvekili, ikisi ANAP teşkilatında. Onlar
da bizim yanımızda. Onların da bulunduğu ortamda beni çağırdı.”
T. Özal’ın çağırmasını böyle anlatıyor AKP’li Kuzu.
Anlatımını şahitlerle ve yalan söylüyorsam iki gözüm önüme aksın, vezninde
yapmasını yadırgamayın sakın. Onu tanıttık size. AKP’nin Kuzu’su olduğunu söyledik.
Yani o da kendini tanıdığı için, sizi başka türlü nasıl inandıracaktı
Dikkatinizi ikinci bir nokta da çekmiştir mutlaka: AKP’li
Kuzu’nun, şahitlerini ısrarla ANAP’lı diye vurgulayarak tanıtması. Bu ne hafıza
kuvveti demelisiniz ayrıca; ANAP’lıları önemli görevleriyle hatırlamanın bir
mânâsı da mutlaka olmalı.
Bozacının şahidi şıracı olur deyip geçmek olmaz. AKP’nin
akıllısı Kuzu boşuna mı saydı döktü o günün ANAP’lılarını ve bugün nerede
olduklarını
ANAP’ta ilçe başkanı: AKP Hükümeti’nde bakan,
ANAP’ta ilçe başkan yardımcısı: AKP’de milletvekili,
ANAP’ta genel başkan ve sayılan iki kişiyle konuşan: AKP’li
Kuzu.
Kendisinin ve şahitlerinin yükselme grafiğini çizmek için mi
söyledi Kuzu bey bunları Hayır, hayır!
Bizim oğlan bina okur, döner döner bi da okur, denilecek yer
burasıdır. AKP’li Kuzu da işte tam burada, bunu söylüyor.
Bu AKP var ya, bu AKP... İşte bu AKP, ANAP’ın devamıdır.
Söylenen budur!
Niçin söylemek ihtiyacı hissediyor, derseniz, görevi gereği
cevabını verebiliriz.
Yaygın ve yanlış görüş şöyle değil mi idi: AKP, Milli Görüş
gömleğini çıkarmışların partisidir.
İşte bunun böyle olmadığını nasıl izah etsin bir AKP’li, en
Kuzu AKP’li Geçmişlerini ANAP’a dayandırarak...
Gömleksiz olarak bildiğiniz AKP, şimdi öğrendiğinize göre
ANAP gömleklidir. Şaşırmak yok.
ANAP en olmuş da AKP ne olacak ANAP’ın ilçe başkanları mı
koruyacak AKP’yi bakan olup, gibi sorularla AKP’liler dahi ilgilenmiyorlar
şimdi.
Dönelim anlatılan o ünlü buluşmaya.
“Bana hocam” dedi, diyerek anlatımını sürdürürken Kuzu bey,
siz de sanıyorsunuz ki, T. Özal kafasını duvarlara vuruyor.
“Senin kıymetini bilemedim. Ben şimdi dünya turuna
çıkıyorum. Dönüşte parti kuracağım. Seni de listeye yazdım.”
Ben boşuna AKP Kuzusu olmadım diyor. T. Özal’ın partisinde
de Kuzu olacaktım. Yani her halükârda beni buralarda görecektiniz. Ne gelir
elimizden, çekeceğimiz varmış... Diyelim ve soralım AKP’nin Kuzusuna.
Madem ki kıymeti bilinen bir Kuzu idin, neden T. Özal iki
bakanıyla gelmedi de görüşmeye, işsiz kalmış ilçelilerle geldi
Demek ki, fark var. Olmasaydı, şimdi onların AKP’de bakan ve
milletvekili olduğunu vurgular mı idin O ilçeliler mahkeme kapılarını mesken
tutsalardı diğer ANAP’lılar gibi, aftan çıktılar diyerek mi anlatacaktın
AKP’liliklerini.
Ben hazırlığımı yaptım, diyor o görüşmenin sonrasında.
Başına devlet kuşu konacak olanın yarım kalmışlığıyla. Aman ne hüzün.
Rakamını da veriyor AKP’li Kuzu, kaç gün hayalle
yaşadığının. 21 Gün. Şimdi Temel’i hatırlamamak mümkün değil. Sigarayı ne zaman
bıraktın, diye sormuşlar: 3 yıl, 5 ay, 19 gün oldu demiş ya Temel, Kuzu bey’in
hasretine benzeyen bir hasretle... İyi dayanmış doğrusu. 21 gün T. Özal’ın
listesinde idim, hayaliyle yaşa, sonra T. Özal ölüversin. AKP’li Kuzu bu ölümde
bir kasıt, bir suikast, bir zehirli kola aramasın da kim arasın
“16 Nisan gecesi evine doktor geliyor.” T. Özal’ın son
gecesinden bahsediyor AKP’li Kuzu. “Doktor Semra hanım için geliyor. Ona ilaç
veriyor ve gidiyor.”
Anlaşılan DDK’nın hazırladığı 40 sayfalık rapordan ve o gece
T. Özal’ın yanında idim, çok rahatsızdı, diyen Vali A. Yüksel’in
anlattıklarından bihaber sayın Kuzu bey. Sapasağlam adamdı, demesine inandırmak
istiyor zahir. İyi ama o raporlar kendi iktidar günlerinde yazıldı.
O gece saat 4’e kadar internetin başında oyun oynamış T.
Özal, Kuzu bey’in dediklerine göre. Olabilemez mi Olabilir oğlu olabilir. Gece
herkes uykuda. T. Özal’ın oynayacağı millet uykuda, gazeteciler uykuda,
prensleri uykuda, papatyaları uykuda... Bir uyanık internet var. Bir de Köşkün
kola vericisi iki kişi.
Evvel yoğ idi, bunlar da yeni çıktı, dediğinizi duyuyorum
efendim. Lâkin şimdi yine yokturlar. AKP’li Kuzu bey diyor ki: Biri Kanada’ya,
biri Honduras’a gitti.
Honduras’ın neresinde demeyin sakın şimdi AKP’li Kuzu’ya.
Adresi vermez. Bu olaylar incelenmeli diyor ya, inceleyecek iktidar geldiğinde
verecek. Yani çabuk gitsinler duası istiyor partisi için sayın Kuzu; aklı
ermeden, farkında olmadan.
Bolluk
Ne bolluğu mu Kuzum, alay mı ediyorsunuz benimle siz ..
Gözünüz görmüyorsa, gelin beraber dolaşalım:
İşte, Şişhane’den Galata’ya inen Bankalar Caddesi’ndeyiz.
Sağlı sollu dükkânlar... Her salkımından güneşin yedi rengi süzülen, Çekoslovak
malı billûr avizeler!.. Dallı avizeler, kollu avizeler, güllü avizeler,
yaldızlı avizeler, bronzlu, tenekeli avizeler!.. Vitrinler dolusu, dükkânlar dolusu
avizeler!..
Aman Ya Rabbi, bu ne avize saltanatıdır .. Türkiye, 14 Mayıs
zenginlerinin köşkleri, yalıları, apartmanlarıyla baştan başa donansa, yine bu
kadar avizeyi asacak tavan bulunmaz! Görüyorsunuz ya, vatanımızın yarınki
gecelerini bile aydınlatacak kadar avize bolluğu içindeyiz!..
Sevgili okuyucularım, eğer yorulmadınızsa, bu sefer de
yokuşu, yine sağlı sollu camekânları seyrederek, aşağıdan yukarı doğru çıkalım:
Çamaşır makinesi, çamaşır, çamaşır makinesi!.. Yıkayan mı
istersiniz, çitileyen mi istersiniz, sıkıp kurutan, ütüleyip devşiren mi ..
Cins cins, boy boy, çeşit çeşit... Dört yüz liralığından tutun da bin dört yüz
liralığına kadar... Artık, ocak yakmak, kazan kaynatmak, leğen başında,
kollarından mavi köpüklü sular akan çatık suratlı çamaşırcı karı seyretmek
sıkıntısından kurtuldunuz... Değil gelin hanımın ipek külotu ile büyük beyin
fanilâ donunu; içerisine “devr-i sabık”ın bütün kirli çamaşırlarını atsanız,
beş dakikada öylesine ak pak edip çıkarır ki, tak bir direğe, seçim bayrağı
yap, köy köy dolaş!..
Durun, ben de sizinle beraber uzun bir “Oooooh” çekeyim...
Hakkınız var, bakına bakına çıktık ama ne de olsa koskoca yokuş... Hayır hayır,
inişte yorulmazsınız... Lütfen, bir daha geliverin benimle...
Süpürge, süpürge, süpürge... Çelik kollu, demir dişli,
teneke ağızlı, lastik barsaklı, deri kursaklı elektrik süpürgeleri!..
Vitrinlere, sıska bacaklı, hamarat hizmetçiler gibi –Şimdi onlar da kalmadı
ya!..– kurulmuşlar... Bir ucundan prize taktın mı, kekâ. Traktörle çift sürer
gibi dolaş dur odaları!.. Ne dersiniz, acaba Fahrettin kerim üstadımızın
aklından, bunları sokaklarımızda kullanmak geçiyor mu .. Gülmeyiniz, vallâhi
asma köprüden daha faydalı bir seçim propagandasıdır!
Bu kadar süpürgeye, vatandaş bütçesi dayanır mı bilmem ama
süprüntü dayanmaz; o küçücük torba, vurguncu midesi gibi, maddi manevi ne kadar
toz, toprak, pislik varsa hepsini yer, yutar, hatta daha var mı bile der!..
İşte sevgili okuyucularım, Sayın Bakanlarımızın her
toplulukta, her seyahatte, her törende tekrarladıkları bolluk ve refah devri,
görüyorsunuz ki, aziz yurdumuzda sahiden açılmıştır.
Haaa, diyeceksiniz ki, ya para darlığı, ya kazanç darlığı,
ya gelir darlığı ..
E, insaf edin baylar, bu kadar bollukta birazcık da darlık
olmuş çok mu ..
Not: Muhalefet önce iktidara olduğundan çoğunlukla ve
mecburen AKP’yi yazıyoruz. Lakin bu ülkenin bir de CHP’si var. Ki nazarımızda
iktidarın gönül ortağıdır.
Neden bizi yazmıyorsun, demesinler istedik CHP’liler.
Darıltmak istemeyiz onları da.
1952 yılında kalemşorlarına döşettikleri bu yazı, onları çok
iyi anlatıyor. Neden yokluktan yanalar, neden çok gördüler bu ülkeye
fabrikaları, neden temel sökmeyi erdem saydılar ve neden bir hayalleri hâlâ yok
varlık üstüne, zenginlik üstüne...
Bu yazıdan sonra Sabah Gazetesi’nden Engin Ardıç’ı okuyun.
(21 Aralık Cuma. Tonton Tüketimine Karşı.) Ben okudum. Kaymaklı kadayıf oldu.
Kızına mı söylüyor Gül mü anlasın
Hürriyet Gazetesi’ne basınımızın Amiral Gemisi, derler.
Yaygın kanaat ise, bir zamanlar TRT radyolarından çok sık duyulan, yarı resmi
El Ahram Gazetesi’ne eş değer bir konumdur.
Gerçi sakınmaz yazarları, devlet gazetesinde yazıyoruz,
demekten.
T. Özal günlerinde kendisine “Özköşk” lakabının takıldığını
yazan Ertuğrul Özkök, 20 Aralık 2012 Perşembe günkü yazısında diyor ki: “Hemen
telefona sarılıp Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü aradım. Rahmetli Özal’la ilişkilerim
çok iyiydi.
O sırada müsait değildi. İki saat sonra beni aradı ve ben
direkt olarak, Talabani geliyormuş, diye sordum.”
Aramak T. Özal’ın da işi olmalı. Aynı günkü yazıdan
okuyoruz: “Cumhurbaşkanı Özal, Amerikan Büyükelçisi Abramowitz’le görüştükten
sonra beni aramıştı.
O sırada Antalya’dan Ankara’ya arabayla geliyordum. Araba
telefonları yeni çıkmıştı.”
Her istediği zaman Köşk’ü arayan adam ve yolda olsa dahi
Köşk’ten aranan adam sıfatlarının sahibi Özkök’le hiçbir meselemiz, (imrenme,
gıpta, kıskanma, haset) gibi hiçbir fiilimiz olmadan aklımıza gelen soruları
sıralıyoruz: Bir: Hemen telefona sarılıp Köşk’ü aramak rahatlığı, Aydın Doğan
çalışanı olmasından mı kaynaklanmaktadır İki: İki saat sonra aranmasını, demek
ki Köşk’te, Ertuğrul Bey’i arayacaktınız, aman ha unutmayın diyerek T. Özal’ı
uyarabilme yeteneğine sahip yakınları var, diye anlayabilir miyiz T. Özal’ın
unutmama özelliği var idiyse, millete verdiği sözleri neden unutmuştu ama Üç:
ABD elçisiyle görüştükten sonra bir cumhurbaşkanının bir gazeteciyi araması
usulden midir, gelenek midir, gereken midir Yoksa bir özel mesele mi konuşulmuştur
Amerikalıların montunu giymeye meraklı T. Özal’a, elçi yeni bir Bush montu mu
getirmiştir T. Özal da Ertuğrul Bey’i arayıp, doğrusu çok yakıştı mı,
demiştir
Böyle alınan telefonlardan sonra, mesela son telefondan
sonra, Antalya-Ankara Karayolu’nda seyreden bir otomobil durmuş ve sürücüsü
arabadan çıkarak ve ellerini yukarıya kaldırarak, sesinin ulaştığı yere, “Ben
Özkök, benim Ertuğrul Özkök” diye bağırmış mıdır Yoksa şu bizim patronun
işleri, yollarda bile rahat verdirmiyor mu demiştir
Elbette cevaplansın diye sormuyoruz bu soruları. Bu ülkede
yaşadığımız için soruyoruz. T. Özal gazetenin yazarını tercih ederken, oğlum
dediği Mesut Yılmaz neden gazetenin patronunu tercih etmiştir Tercihlerde bir
yanlışlık var mıdır Ve neden hep tercih edenlerin akıbetleri pek iyi
olmamıştır İhtilal soruşturmasından, “Ben hiç devlet kredisi kullanmadım”
diyerek çıkan Aydın Doğan’ı anlamak daha bir kolaylaşıyor.
Keyfin kahyası sipariş haftası
GS-FB maçı
İlk defa bir GS-FB maçı yönetiyor hakem Özkahya;
İlk defa kırmızı kart görüyor Meireles;
İmhasından idamına kadar ceza isteyen futbol kalemşörleri;
PFDK’nın ceza yekûnu, istenene uygun.
Özeti nedir bu işin
Yukarıya yazdık!
Not: İlk kelime değişime uğrayabilir.
Yavrum Mesut ve The Şapgalı Baba
Kan Kırmızı Noel Baba
– Alo The Şapgalı Baba nerdesin Meydanlarda görünmüyorsun
yahu.
– Bu yaştan sonra bana meydan dayağı mı yedireceksin Yavrum
Mesut. Binaenaleyh damlardayım artık damlarda.
– Elinde maya torbası mı var The Şapgalı Baba Göle maya
çalan hoca mı oldun yahu
– Yoğurdun mayası mühim değil Yavrum Mesut. Binaenaleyh
şimdi takvimin mayası fevkalade ehemdir.
– Ehe, ehe, öhö! Sen onun için mi damda geziyorsun yahu!
– Noel Baba oldum Yavrum Mesut. Binaenaleyh memleketin Noel
Baba ihtiyacına kayıtsız kalmak fevkalade yanlıştır, abestir, hatadır.
– Sipariş Noel Babalardan farklıyım diyorsun yani...
– Ben hakiki Noel Babayım Yavrum Mesut. Görmüyor musun
fevkalade kırmızı oldum.
– Benim de morluklarım hâlâ geçmedi The Şapgalı Baba.
Patlıcanla karıştırıyorlar yahu.
– O senin tabii halin. Binaenaleyh benim tabii halim de bu.
Fevkalade yakıştı değil mi Yavrum Mesut.
– O boyayı sen sürmedin mi The Şapgalı Baba
– Hayır Yavrum Mesut, hayır! Binaenaleyh sabahleyin uyandım,
kırmızılara boyandım. Noel Baba olmak da fevkalade nasip oldu.
– Şimdi anladım The Şapgalı Baba. Döktürttüğün kanlar gelmiş
üstüne yapışmış yahu.
– Sen ne diyorsun Yavrum Mesut. Binaenaleyh akacak kan
damarda durmaz. Üstüme sıçramışsa sıçramıştır. Sen buraya kan kokusuna mı
geldin Yavrum Mesut. Binaenaleyh yarasalar fevkalade kan kokusu alırlar.
– Ben, senin kokunu aldım The Şapgalı Baba. Damdan dama
atlıyorum, yanına geliyorum yahu. Tut kanatlarımdan...
Kasıntının biri
Kur’an, iman, ahlâk, nedir haberi yok,
Üç beş hurafeye hep, din der geçinir...
Bir yatıra gitmiş, horoz adamış ya,
Kasım kasım kasılır, dindar geçinir...
Kaplumbağa
Bağda beleş var derseniz;
Bizim toplum bağa gider...
Şurda bir iş var derseniz;
Sanki kaplumbağa gider...
Ekrem Şama