Kendine has üslubuyla ekranların yüzü haline gelen bir hoca efendi yoksullaşmayı namazla ilişkilendiriyor ve “toplumun yüzde 90’ı namaz kılmıyor sonra da, ‘ekonomi neden böyle’ diyorsunuz siz ekmeği bulduğunuza şükredin” diyor. Son otuz yıl içerisinde toplumun hızla sekülerleştiğini hepimiz kabul ediyoruz ancak buna rağmen camiler cemaatsiz kalmıyor ve insanlar namaz vakitlerinde bir araya geliyorlar. Fakat namaz rutin hareketlere indirgendiği için bireylerin hayatlarına tesir edemiyor. Anlayacağınız sorun namazın terk edilmesi değil, namazın ruhundan koparılması ve hayata taşınamamasıdır.

Namaz kötülüklerin önünde bir kalkandır, fertlerin düşünce ve davranışlarına tesir ettiğinde büyük bir dönüşüm sağlar ve toplumu beşeriyet düzleminden alıp yükseklere, insanlığın zirvesine taşır. Ancak ekonomik çöküşün, ahlâki tıkanmaların sebebi sadece bununla ilişkilendirilemez ki, bu sokaklarımıza kadar ulaşan bataklığı göz ardı etmemiz anlamına gelir. Yani her şeyden önce hatalarımızla yüzleşmemiz ve bizi bataklığın içine çeken şeyin ne olduğunu anlamamız gerekir. Halkın ümit bağlayıp seçtiği siyasilerin haksız kazanç üzerinden servet edinmelerine, torpilciliğe, adam kayırmaya, israfa, kamu ihalelerine fesat karıştırmaya karşı keskin önlemler almadan, adaleti tesis edip hak ihlallerinin önünü tıkamadan ekonomik çıkmazların üstesinden gelemeyiz. İsterseniz başınızı secdeden kaldırmayın, bütün gece zikirle meşgul olup, gün boyu dini telkinler yapın bu bataklığı kurutmadığınız sürece yoksulluk ve yoksullaşma devam edecektir. Nitekim Rabbimiz dünyada her şeyi bir sebep ve sonuca dayandırmıştır dolayısıyla arpa ektiğiniz topraktan buğday devşirmeyi bekleyemezsiniz.

Namaz ruhundan koparılıp rutin hareketlere dönüştürülmüşse burada bir değişim ve dönüşümden bahsedilemez. Yoksa az evvel de ifade ettiğim gibi bir buçuk milyar İslam dünyasında, günün beş vaktinde ezanlar okunuyor ve onlarca insan aynı anda secdeye kapanıyor fakat buna karşın yolsuzluk, yoksulluk, zulüm, istibdat, hak ihlalleri, tefrika, ırkçılık gün geçtikçe daha da artıyor.

Kabul etmeliyiz ki; ülkemizde yaşanan ekonomik krizin birincil nedeni, adalet sisteminin tıkanması ve uygulanan yanlış politikalar sonucunda üretimin terk edilip tüketen bir topluma dönüşmemizdir. Kamuya ait kuruluşların özelleştirilmesi, ülkenin ağır bir borç yükünün altına sokulması ve pandemi sonrası değişen dengeler sorunları doğal olarak daha da tetikledi.

Ülkemizde 1995 tarihinde kamuya ait işletmelerin sayısı 278’di ve bu kurumlardan ekonomik gelir elde ediliyordu. Ancak bu işletmelere gerekli ihtimam gösterilmedi ve yeterli kazanç getirmediği iddia edilip satıldı. Son yirmi yıl içinde özelleştirmede büyük bir artış oldu ve şeker fabrikalarının satılmasıyla birlikte kamuya ait işletme sayısı 71’e düştü, 8 ilde üretim tesisi bulunan SEKA Japonya’ya bile kâğıt ihraç ediyordu ki, böylesine önemli bir üretim alanı hiçe sayıldı.

Tarihin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyoruz ve bunun en büyük sebebi yöneticilerimizin küresel sermaye odaklarının emrine amade olup özelleştirmeye, piyasalaştırmaya dayalı neo-liberal politikalara kucak açmalarıdır. Ne yazık ki özelleştirme adı altında kamu kuruluşlarımızın büyük bir kısmı elden çıkarıldı ve üretim gücümüz azaldı dolayısıyla ithalata ağırlık verdik. Üretim ve tasarrufun yerini miskinlik, kolaycılık ve tüketim politikaları aldı ve gün geçtikçe daha da yoksullaştık, uygulanan yanlış politikalara bir de içeride yaşanan yolsuzluklar eklenince ekonomik kriz toplumun birincil sorunu haline geldi.

Bugün toplumun bütün katmanlarını etkileyen bir ekonomik krizle karşı karşıyayız ve sorunun çözümünden ziyade analizleri üzerine yoğunlaşıyoruz. Bu hassasiyetimizi çözüm noktasında da göstermemiz ve dışa bağımlı bir politika anlayışından vazgeçip ayaklarımızın üzerinde durabilmenin yollarını aramamız gerekir. Ekonomik krizi tetikleyen dış etkenler kadar iç faktörlerin de rolü olduğunu kabul edip, gündemden düşmeyen yolsuzluklara, rant anlayışına, lüks ve savurganlığa son verip, üretim eksenli bir sisteme acilen geçebilmeliyiz. Yoksa biz bu sorunları yüz yıl daha konuşmaya devam ederiz ve hiçbir yol da kat edemeyiz.