Bismillâhirrahmânirrahîm;

GEÇTİĞİMİZ günlerde çok kültürlü, Türkiye ve dünyayı çok iyi tanıyan bir bürokrat kardeşimle görüştük. Onunla tanışıklığımız 26 yıl önceye dayanıyor. Bu sürede, görev için gittiği Türkiye’deki il; dünyadaki ülke sayısını bile unutmuş. Her biri için ciddi analiz ve değerlendirmeleri var.

Söz milletimize geldi. Milletimizin üstün meziyetlerini anlattı. Devlet kurma tecrübesini, organize gücünü, bulunduğu yerde söz sahibi olma yeteneğini… Ölümüne de olsa vatanını düşmanına terk etmeme kararlılığını… Bundan sonra ekledi: “Yalnız bir zaafımız var: Milletimizin kendi ayağına kurşun sıkması.”

Bunları duyunca tarihimiz, hatta yaşadığım dönem gözlerimin önünde canlandı. Osmanlı’nın Avrupa içlerine girmesinin an meselesi olduğu Viyana Kuşatması’nda içimizdeki ihanet edenleri ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’dan Kütahya’ya kadar ilerleyerek Osmanlı’yı Ruslara muhtaç etmesini düşündüm. Osmanlı’nın son zamanlarında İttihat ve Terakki, Jön Türkler benzeri yapıların devleti içinden kemirmesini hatırladım.

Yaşadığım döneme geldim. Allah bu ülkeye manevi ve maddi yönden donanımlı, dünyada olup bitenin farkında, ilmini ve varlığını Türkiye ve insanlığın huzur ve barışına adamış, mücadele azmi yüksek, zorluklardan yılmayan bir “lider” nasip etmişti. Ne yapmak istediği belliydi. Türkiye’yi “lider ülke” yapmak istiyor; sanayi ve teknolojiye büyük önem veriyordu.

Türkiye’nin öncülüğünde, İslâm dünyasının desteklediği; insanlığın özlemi olan huzur ve barış dünyasını kurmak istiyordu. Bunu yapabilecek bilgi, donanım ve heyecana sahipti. O lider Erbakan’dı.

YENİ BİR DÜNYA İÇİN

OSMANLI sonrası İslâm Birliği’ni seslendirdi. Düşüncelerini planladı; proje haline getirdi ve uygulamasını başlattı. İslâm Birliği’nin vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğuna o kadar inanmıştı ki! Bu heyecan İslâm dünyasına da yansımıştı. Nüfusu 50 milyonun üstündeki 8 ülkeyi İslâm Birliği’nin çekirdeği olarak gördü. Çalışma sürerken herkes İran ve Mısır’ın yan yana gelemeyeceğine inanıyordu. Onları ikna etti. Elde edecekleri kazançları anlattı. D-8’ler heyecanı o noktaya gelmişti ki, Erbakan Pakistan’dan sonra Bangladeş’i ziyaret edecekti. Bangladeş Devlet Başkanı Şeyh Hasina haber gönderdi: “Hocamız buraya kadar yorulmasın. Kararı, bizim de kararımızdır.”

Dış güçler, parti kapatmalar, zindanlar, tutukevleri, mahkemeler ve yasaklı hale getirmelerin hiç biri Erbakan Hoca’yı yıldıramadı. Yoluna bir şekilde devam etti. Küresel güçler bu sefer, “Kale içinden alınır” prensibini uyguladılar. İçlerinden bir gruba “Millî Görüş gömleğini” çıkarttılar. Derenin kuşunu, derenin taşıyla vurmaya çalıştılar.

Erbakan’ın karşısına dikilenler gerçekte kendi ayaklarına kurşun sıkıyordu. Çıkarlarını öncelediler. Yandaşlarını iş başına getirdiler. Bazılarına 3’er, 5’er maaş verdiler. İsraf ve yolsuzluk ayyuka çıktı. Yol, köprü, pazar yeri, stadyum, millet bahçeleri gibi görünür hizmetler dışında; halkın geçimini sağlayacağı fabrika gibi üretim yatırımlarına önem vermediler.

En önemlisi de, bu zihniyet İslâm Birliği’ne yürüyen kadroların önünü kesmişti. Mazlumların feryadı göklere yükseldi. Bakalım, onların ahlarını nasıl ödeyecekler?

SURİYE İMTİHANI

ÇIKAR ve bencillik uğruna, en uzun sınır komşumuz olan Suriyeli kardeşlerimize verdiğimiz zararın farkında mısınız? AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş’un dış politikadaki en doğru sözü şuydu: “Suriye politikası baştan beri yanlıştı.” (5 Ocak 2017)

Erdoğan-Esad ailesinin Antalya’da 1 hafta tatil yapmasının arkasından Suriye politikamızın bir anda değişmesinin sebebi hâlâ anlaşılamadı. Suriye’yle birleşmek dâhil, her iyiliğin konuşulması küresel güçleri rahatsız etmişti. İç savaştan sonra Suriye ile diplomatik ilişkiler kesildi. Asıl bu dönemde ilişkilerin sürdürülmesi lâzımdı.

4 milyon civarındaki Suriyeliyi ülkemizde misafir ediyoruz. Bunu bütün dünya takdir ediyor. Hükümet, 220 binden fazla Suriyeliye “vatandaşlık” verdi. Hâlbuki her insan kendi ülkesinde mutlu olurdu. Çözümü siyasi ve diplomatik olan bir sorunu, Suriyelilere “vatandaşlık” vererek çözemezsiniz. En önemli sınır komşumuzla “mutlaka” görüşmek zorundasınız. Sorumluluğunu aldığınız 4 milyon insanın güvenlik içinde ülkelerine dönmeleri için Suriye ile “görüşmek” şarttır.

2012’de Saadet Partisi Heyeti Suriye’ye giderek Beşşar Esad’la görüşmüştü. Muhalifleri de dinlemeyi, gözaltında bulunanları serbest bırakmayı ikna etmişti. Türkiye’deki çıkarcı basın Saadet Partisi’ni “Esatçılık”la suçladı. Çocuk, kadın, sivil 700 bin civarında insanın öldüğü bir olaydaki iyi niyetli adımı göremeyenler nasıl bir vicdana sahiptiler ki, “kendi ayaklarına kurşun sıkıyor”lardı? Bu yöntemle, dünyalıklara ulaşabilirsiniz, ama Âdil-i Mutlak olan Rabbimiz bunun hesabını mutlaka sorar.