Diyarbakır ve havalisi hicretin 640. yılında Hz. Ömer’in hilafeti döneminde yani Allah Resulü’nün ahirete göç etmesinden sadece sekiz yıl sonra fethedilmiştir. Bu tarihte on binlerce sahabe hayattadır ve bu seçkin insanların birçokları fetih ordularına katılarak cihad bölgelerine gitmiş, birçoğu da buralarda şehit düşmüştür. Bağrında yattıkları toprakların -inşaallah- kıyamete kadar da bekçisi olacaklardır.
Diyarbakır’dan Ahlat’a uzanan gezimiz esnasında her tarafta Sahabe-i Kiram’ın izini ve İslam’ın mührü gördük. Yine bu topraklarda olan ve başka bölgelerde bulunmayan bir başka güzellik daha gördük. O da, maaşallah, bölgenin her tarafında şehir, kasaba, köy ayırt etmeksizin yayılmış olan medreselerdir. Bu medreseler bizim geleceğimizdir. Şu anda bunların konumu tıpkı büyük Selçuklular dönemindeki Nizamiye medreselerinin konumu gibidir. Medreseler Ehl-i Sünnet’in kaleleridir. Selçuklu dönemde de gerek dıştan ve gerekse içerden Müslümanlar alabildiğine sıkıştırılmakta, felsefe, batıni tarikatlar ve Rafiziler her tarafta madden ve manen terör estirmekte idiler. Eğer Nizamiye medreseleri ortaya çıkıp da Sünni akideyi savunmasaydı ve İmam Gazali gibi âlimler çıkarak Sünni Tasavvuf’u diriltmemiş olsaydı belki de İslam dünyası daha çok uykuda kalacak, sapık düşünceler çok daha fazla taraftar bulacaktı.
Bugün de özellikle ilahiyat fakültelerinde ve daha başka yerlerde âlimlerin rahle-i tedrisinden geçmeden edindiği birtakım bilgilerle mağrur olup din adına tuhaf şeyler telaffuz eden yüzlerce insan köşe başlarını tutmuş halkı ifsad etmektedir. Bu gezimizde çoğunluğu bölgeye ilk kez gelen hocalarımız adeta her birisi saklı birer hazine değerindeki çok değerli hoca efendileri tanıyınca gerçekten kendi kendilerine çok kızdılar ve bu muhterem ulemayı daha önce niye tanıyamadık diye hayıflandılar. Buradan gençlere, genç ilim taliplilerine çağrımız odur ki, vakit geç olmadan mutlaka bu medreseleri gezin, görün. İmkânlarınız müsaitse mutlaka buralardaki ilmi alın. Bu Rabbani âlimleri tanıyın.
Tabii zaman darlığı nedeniyle ziyaret ettiğimiz seyda ve üstadlarımız çok sınırlı sayıda oldu. Ama bu bile bize yetti. Hepsinden Cenab-ı Hakk razı olsun. İlmin ve âlimin vakarının nasıl korunduğunu buralarda gördük, Sünni tasavvufun önemini bir kez daha müşahede ettik. Bu ilim havzaları kendilerini yok olmaktan kurtaran şeyin tasavvuf olduğu aşikârdı. Zira tasavvufa dayanmayan köklü bir medreseye en azından biz rastlamadık.
Bugün gezimizin Siirt bölümünden birazcık bahsetmek istiyorum. Bir evliya ve medrese kenti olan Siirt’in bölgede ayrı bir önemi ve özelliği vardır. Siirt denince yakın zamanda vefat eden Şeyh Kazım Hazretleri’nin adını anmadan geçemeyiz. Kendisinin halen daha burada çok derin izleri var. Bugün onun yolunu oğlu Şeyh Muiniddin Efendi sürdürmektedir. Ama bu gezimiz esnasında kendilerini ziyaret nasip olmadı.
Vakit çok geç olduğu için Siirt merkeze uğrayamadan direkt Tillo’ya geçmek zorunda kaldık. Tillo, sanki medrese ve tekkeler için tahsis edilmiş özel bir alan gibidir. Burası ülkemizde daha çok Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ve onun hocası İsmail Fakirullah Hazretleri için yaptığı türbedeki ışık olayı nedeniyle tanınmaktadır. Ancak burası tarih boyunca daima büyük velilerin yetiştiği, ilim ve irfan yuvası olmuştur. Bölgenin en büyük medresesi olan Mücahidiye Medresesi de buradadır. Bu medresenin kurucusu büyük âlim ve mutasavvuf Molla Burhaneddin Hazretleri’ni akşam namazı sonrası ziyaret ettik. Kendisi buranın temellerini 1958 de küçük bir odada tek bir talebe ile tedrise başlayarak atmış. O tarihten bu yana Türkiye onca badireler atlatmasına rağmen yaklaşık 60 yıldır kesintisiz bir şekilde tedris faaliyetleri büyüyerek devam etmiş ve bugünkü muhteşem haline kavuşmuş.
Bugün Mücahidiye Medresesi ismini alarak yoluna devam eden medresede 500 civarında talebe eğitim görmektedir. Ben burayı iki yıl önce ziyaret ettiğimde bir gecede medresede misafir olarak kaldım. İlim ve tasavvufun bir arada yaşatıldığı bu ilim yuvasında talebelerin ahlak ve edebine hayran oldum. Medresenin kütüphanesine bakan ve 12 yıldır buradan ayrılmayan Erzurumlu hemşehrim genç bir molla ile tanıştım. Dört yıl önce medreseyi bitirmiş ama buradan ayrılamamış. Bu aşk yalnız ilimden kaynaklanmamaktadır. Zira ilim için ilim esasen yerilen bir şeydir. Bu aşk zahiri ve batıni ilimlerin, ilimle ahlakın bir arada verilmesinden, ilimle takvanın eşit seviyede artmasından kaynaklanmaktadır.
Bugün ilahiyat talebelerinin en büyük sorunu hoca sorunudur. İlahiyatı bitiren bir talebe “ben şu hocanın talebesiyim” diyecek kadar bir hocadan ders alamamaktadır. Öğretim sistemi karmakarışık olduğu gibi zihinler de karışıktır. Biri diğerinin aleyhindedir. Bunun için de zihinler de, gönüller de karmakarışık olmaktadır.
Eğer işin manevi yönü olmasa bu talebeleri sekiz-on yıl burada tutmanın imkânı yoktur. Zira medresenin normal eğitimi sekiz yılda tamamlanmakta, arkasından da iki yıl ihtisas eğitimi verilmektedir. Her şeyde çok aceleci davranan günümüz gençlerini bu küçücük kasabada bu kadar uzun bir zaman tutmak herhalde en büyük keramet olsa gerektir. İstanbul Fatih’te bir grup idealist genç çok büyük iddialarla ve eskiden beri süregelen medrese eğitimini çok uzun bularak bazı kitapları okutmaktan vazgeçip kendilerince çok mükemmel olan bir eğitim sistemi geliştirerek bir medrese açtılar. Sağ olsunlar, zaman zaman bizleri de yaptıkları faaliyetlerden haberdar ettiler. Ama talebelerin hiçbirisini üçüncü sınıftan sonra tutamadılar. Bir türlü dördüncü sınıfı açamadılar.
Kendisi aynı zamanda Nakşibendi şeyhi olan Molla Burhaneddin Hazretleri, ziyaretimiz esnasında çok kısa bir konuşma yaptı ve özellikle ihlasa ve ilmin heybetini ve vakarını muhafaza etmeye dikkat çekti. Nitekim Siirt müftüsü Faruk Arvas Hoca da yaptığı konuşmada belirttiği gibi 1958’de 18 yaşında iken küçük bir odada başlayan ve bugün 10.000 metrekare kapalı alandan daha fazla bir fiziki büyüklüğe ulaşan medresenin gelişiminde bugüne kadar asla hiç kimseden yardım istememiştir.
Karşımızda muhteşem bir medrese durmasına rağmen Üstad Burhaneddin Hazretleri, bu binaların bir şey ifade etmediğini, sûretin değil hakikatin önemli olduğunu, tasavvufun çok güzel olduğunu ama kafi gelmeyeceğini, mutlaka ilimle uğraşmanın lazım geldiğini ve ihlaslı olunması gerektiğini söyledi.
Konuşmasında Tillo’ya da vurgu yaparak, “Bu hizmet ancak burada yürür. Bu Tillo’nun bereketidir. Buraya Medine’den bir zat geldi ve ‘burası Medine’den bir parça’ dedi. Emsile, bina, maksud okumak asıl gaye olmasın. Selef-i Salihin yolunda gidelim.” diyerek sözlerini tamamladı.