ve Firdevs

kimi sevindirmez ki yağan kar.

Çocuk kalabilen yaşlıların bahçelerindeki çıplak ağaçlar

yanında kürk mantolu gibi duran çam gerisinden seyrettiği o harika kartpostala,

bakıyorum hüzünle.

Geçip giden sene başlarını konuşuyorum babamla.

Onun çocukluğu doğunun sarp dağlarındaki karlara ziyadesi

ile alışık.

Kar demek imkânsızlık demek.

Ağıldaki davara yem verilecektir ki, ağıla gitmek için o

iki metrelik kardan tünel açılacaktır.

Kürsü evin kaloriferidir, neneden toruna etrafına

geçilip oturulduğu, boğazı ağrıyan çocuklara hani ya hekim, hani ya derman.

Erişte çorbasına el yapımı bir avuç dövülmüş acı biber

atınca antibiyotik etkisi ile iyileşirmiş çocuklar eskiden, hemen şifa

bulurmuş.

Yemişleri, badat ı yer mi şimdi çocuklar, nenelerin

sabırla kabuklarını soyduğu.

İstanbul un en küçük tepesini içimizdeki sevinçle

Heidi nin Alplerine benzetme becerisi ile leğen parçaları üzerinde kayan çocuk

kahkahaları kınalanıyor kulaklarımıza.

Arada yoksullar düşürüyor aklımıza.

Ne yerler ne içerler diye.

Bir kadının kardan tümseğe paslı      teneke parçası üzerine oturup eldivensiz ellerine bakıyorum koca

kentin köpek sığınağı idi elleri.

Soğuktan çatlamış kanamakta elleri ama çöplerden

topladığı ekmekleri köpeklere doğrayabilen yüce gönüllü kadın var mı senden

daha insan acaba şu koca şehirde.

Uzun bir kuyruğa takılmışız işte.

Tüp gaz, sana yağı, sigara kuyrukları gibi yine itişmece

kakışmaca.

Budalalıklarımıza doymayalım.

Hâlâ anlayamamışız kuyruğun ne olduğunu.

Sıranın başına geçmek için taklalar atıp milleti atlatmanın

derdindeyiz, hatta ahaliyi uyutup sıranın başına birkaç hamle bile yapmaktayız.

Oysa ölüm sırasındayız şu hayat dedikleri renkli, parlak,

ışıl ışıl, neşeli kuyruk.

Başı, ortası, sonu belli olmayan bir yer, durduğumuz.

Aslında belli de biz bilmiyoruz.

Milleti ite ite kuyruğun başına geçmekle uyanıklık

yaptığımızı sanıyoruz, kapak açılıyor, düşüyoruz.

Bizimki ölümü çabuklaştıran, unutturan, habersizce

bulduran bir uyanıklık, bilmiyoruz. Gelme Çelebi bizim ağaca ipini bağlama.

Bak bütün ormanlarımız temizdi, sen ipini bağlamadan

önce.

Bir daha uğramadım o tarafa senin ipini bağlayıp da

ağlattığın ağaçların yanına.

Karlar yağdı, kalktı, seneler geçti, sanki hâlâ yasını

tutmakta ince bir sızı gibi oradan esen rüzgâr, bütün işsizler adına mı

geçirmiştin ipi boynuna hepsi adına mı ölmüştün.

Çalukçular, senin derine de basmıştı ot ve samanı.

Navigasyonu ellerinde tutanlar işte böyle bilmekteler

hangi yamaçtan inip, hangi köşeden dönüldüğünü, iyiler kervanının nereden gidip

geldiğini, hangi karınca yollara geniş yürekleri ile sığdığını, hesabı dürenler

elde kalem, puanlamaktalar.

O bir gramlık yürekleri ile geniş ve lüks caddeleri

kapatanları da yazmaktalar elbet.

Paslı tenekesinde bir zafer tahtı gibi oturan kadını

beklemekte galiba ötenin en pahalı insanlık tacı.

Kalkıp o paslı tenekeyi de bir kâğıt gibi ama ellerini

kanatarak yırtıp heybesinden çıkardığı kemikleri üzerine bıraktığında rahat

eden şehir kadar büyük yüreğini alkışlamakta melekler.

Firdevsler, cennetler, bahçeler ona doğru gelmekte.