“Ayet parçalama dindarlığı”nın belki de en rahatlatıcı, bu yüzden de en tehlikeli biçimi kader söylemi üzerinden kurulur.
Çünkü kader, yanlış kullanıldığında insanı hesaptan muaf hissettiren bir sığınak hâline gelir.

Bugün sıkça duyduğumuz cümle şudur:
“Bu da kader.”

Peki soralım:
Kimin kaderi, kimin tercihi?

Kur’an-ı Kerim, kaderi insanın iradesini yok sayan bir mazeret olarak değil; sorumluluğu anlamlandıran bir çerçeve olarak sunar. Ancak ayet parçalama tam da burada devreye girer. İlahi takdire dair ayetler alınır; insanın seçimi, emeği ve hesabı ile ilgili ayetler sessizce dışarıda bırakılır.

Böylece kader, başına geleni kabullenmek için değil; yaptığının hesabından kaçmak için kullanılır.

Yanlış giden bir ekonomi “kader” olur.
Adaletsiz bir düzen “imtihan” diye sunulur.
İhmal, beceriksizlik, hatta zulüm; “takdir-i ilahi” etiketiyle sorumluluktan arındırılır.

Oysa Kur’an’da kader, sebep sonuç düzenini iptal etmez. Tam tersine, insanın yaptığı tercihlerle yüzleşmesini ister. “Ektiğini biçen insan” tasviri varken, her sonucu “yazgı” diye sunmak ayetlerin ruhuna aykırıdır.

Nitekim Kur’an bu dengeyi açık bir ilkeyle ortaya koyar:

“Bir toplum, kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)

Bu ayet, kaderin iradeyi iptal eden bir mazeret değil; değişimi başlatan insan iradesiyle anlam kazanan bir hakikat olduğunu bildirir. İnsanın tercih alanında kalan yanlışları “kader” diye adlandırmak, Kur’an’ın bu açık uyarısını görmezden gelmektir.

Kur’an, sorumluluğu daha da netleştirir; sonucu ne soya, ne niyete, ne de bahaneye bağlar. Ölçüyü doğrudan çabaya koyar:

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39)

Yani herkes, kendi emeğiyle yüzleşir. Kimse başkasının çabasına sığınarak kurtuluş iddiasında bulunamaz. Bu yüzden irade varken kaderi, emek varken takdiri öne sürmek; ayetleri anlamak değil, ayetleri tersinden okumaktır.

Burada kaderin ikiye ayrıldığı görülür:
• Paylaşılan kader: Deprem, hastalık, ölüm gibi insan iradesini aşan alanlar
• Üretilen kader: Yanlış kararlar, ihmaller, adaletsiz uygulamalar

Ayet parçalama dindarlığı, bu ayrımı bilinçli biçimde siler. Üretilen kader, paylaşılan kaderin arkasına saklanır. Böylece yanlışlar normalleşir, hesap ertelenir, sorumluluk buharlaşır.

Bizler Kur’an ve Sünnetten beslenen Millî Görüş geleneğinin mensupları olarak, sorunlar karşısında edilgenliği değil, planlı mücadeleyi esas alırız. Kur’an’da faydalı eylemin, boş söylemden daha üstün olduğunu bildiren sayısız ayet vardır. Bunlar teselli üretmez; sorumluluk yükler.

Nitekim Kur’an’da şu uyarı da yer alır:

“Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (İsrâ, 17/13)

Yani nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın; bir sonuca ulaşmak istiyorsanız, oturduğunuz yerden kalkmak zorundasınız. Konfor alanını terk etmeden felaha ermek mümkün değildir. Bu gerçeği çarpıcı biçimde anlatan bir karikatür vardır: Issız adaya düşmüş iki adamdan biri ellerini semaya açıp sadece dua ederken, diğeri ise topladığı tahta parçalarını birleştirerek kendisini kurtaracak bir deniz aracı yapmaya çalışır. Orada verilen mesaj nettir: En makbul dua, harekete geçen duadır.

İşte bu yüzden kaderi yanlış yerde kullanmak, sadece bireysel bir hataya değil; toplumu pasifleştirir, hareketsizliğe ve sorumluluktan kaçmaya sürükler. Kader söylemiyle kurulan bu dil, en çok güç sahiplerine yarar. Çünkü “olmuş bitmiş” denilen her şey, değiştirme iradesini felce uğratır. İnsanlara sabır öğütlenir; ama adaleti tesis etme sorumluluğu konuşulmaz.

Oysa Kur’an’da sabır, kaderciliğin adı değildir.
Sabır; yanlışla uzlaşmak değil, doğrudan vazgeçmemektir.
Sabır; sonucu kutsamak değil, yanlışa rağmen doğruyu savunmaktır.

Bu noktada ölçü nettir:
Adalet yoksa, kader söylemi teselli değil örtüdür.

Birileri yanlış kararlar alırken,
birileri bedelini öderken,
birileri de “kader” diyerek rahat ediyorsa;
orada din, insanı olgunlaştırmıyor; uyutuyor demektir.

Ve nihayet şu hüküm kaçınılmazdır:

İnsan iradesinin devrede olduğu yerde kaderi mazeret yapmak, Kur’an’ın yüklediği sorumluluğu sessizce devre dışı bırakmaktır.