İnsan yarasını unutabilir mi? Hele ki birileri elindeki neşterle deşip dururken, oluk oluk kan kaybederken acımızı nasıl olur da hissetmeyiz? Olacak şey mi? Bir değil, iki değil yara bere içinde tüm bedenimiz. Hadi hissetmiyoruz, gözlerimizde mi görmüyor? Yoksa bedenimizi narkozlayan suni felaketler yaralarımızı hissetmemize engel mi oluyor?

Felaket demişken; sizin başınıza hiç felaket geldi mi? Narkozlanmış zihnimizi biraz zorlayıp düşünelim. Yaşadığınız en büyük felaket nedir? Hatırladınız mı? Şimdi hatırladığınız o yaranızı zihninizin bir köşesinde tutun (zira bu sıralar çok unutkan olduk, narkozlar sağ olsun) ve anlatacaklarımı yaşadığınızı düşünün;

“Bir yabancı çıkıp geliyor ve topraklarınızın kendisine ait olduğunu iddia ediyor. Bununla da kalmayıp sizi evinizden, yurdunuzdan çıkartıyor. Annenize, bacınıza saldırıyor. Babanızı zindanlara atıyor. Minicik yavrunuzu katlediyor. Tüm yaşam haklarınızı engellemekle kalmıyor, kutsalınıza kirli ellerini uzatıyor.”

Tüyleriniz diken diken mi oldu? Hadi canım bilmediğiniz bir şeyi anlatmıyorum. Zihnimizin bir köşesinde olan, çok iyi bildiğimiz, bazı dönemler gündemimize giren, mitingler düzenlediğimiz, bir süre sonra unuttuğumuz yaramızdan, yaralarımızdan bahsediyorum. Filistin’den, Suriye’den, Doğu Türkistan’dan, Mısır’dan, Arakan’dan, Keşmir’den, Afganistan’dan bahsediyorum.

İşgal altında nasıl yaşanır? İnsan öz yurdunda nasıl mülteci kalır? Savaş ortasında bir çocuk nasıl büyütülür? Dilini, yolunu bilmediğin topraklarda çoluk çocuğunla nasıl hayatta kalınır? Biliyor musunuz? Peki ya hissediyor musunuz?

Hadi bildiğiniz bir senaryoyu daha anlatalım. Senaryo demişken hikâye değil kanlı canlı her gün yaşadığımız şeyler bunlar… Sadece hissetmiyoruz çünkü normal geliyor artık. Senaryo olsaydı belki daha çok hisseder, daha çok sızlardı vicdanımız… Hadi normalleştirdiğimiz o hayatları kendi hayatımızmış gibi baştan yazalım;

“Neden başladığını bilmediğiniz bir savaşın ortasında kalmışsınız. Dost kim düşman kim belli değil… Böyle kirli bir savaşın ortasında tek çare çocuklarınızı alıp din kardeşlerinizin topraklarına gelmişsiniz. Hem de siz savaşa girin biz Cuma günü oradayız diye haber gönderen kardeşlerinizin ülkesine gelmişsiniz. O Cuma gelemediler ama bize sahip çıkarlar diye düşünüyorsunuz belki de… Karşılaştığınız manzara ise tam tersi... Dil bilmiyorsunuz, yol bilmiyorsunuz diye ellerinden her geldiğinde sizi istismar ediyorlar. Emek gücünüzü yok sayıyorlar, oturmayacakları evlere fahiş fiyatlar biçiyorlar. Hepsi yetmiyor gibi bir de sizi ülkelerinde istemiyorlar. Hâlbuki tek istediğiniz insanca yaşayabilmekti…”

Geçen hafta kar yağarken bu son hikâyenin insanlarını düşündüm. Bizim çocuklarımız kar yağıyor diye sevinirken kamptaki çocukların donarak öldüğü haberleri geldi, okudunuz değil mi? O çocuklar, “Savaş bitti niye ülkelerine hâlâ gitmiyorlar” diye sitem ettiğimiz insanların çocukları… Neden gitmiyorlar diye sitem ederken nereye hangi şartlara gideceklerini hiç düşünmüyoruz. Kar yağdığında sevinmek nasıl bizim çocuklarımızın hakkıysa o sitem ettiğimiz insanların çocuklarının da hakkı hâlbuki... Kendi çocukları da bizim çocuklarımız gibi kar yağdığında sevinebilsinler diye gitmiyorlardır belki… Bunu hiç düşünmüyoruz!

Biz olsaydık ülkemizi terk etmezdik, biz olsaydık ülkemize geri dönerdik edebiyatı yaptığımız bu insanların yerinde hiçbirimiz olmadık. Kendimizi onların yerine koymadan sadece hamasetle konuştuk. Evet dedelerimiz Çanakkale’de cepheyi bırakıp gitmediler ama o dedelerin torunları ülkelerinde yaşamak istemiyorlar. Çünkü daha rahat bir hayat kurmak istiyorlar. Hatta artık başka ülkede yaşasınlar diye biz de destekliyoruz çocuklarımızı.

Ya biz de o insanların yerinde olsaydık? Ya o çocuklar bizim çocuklarımız olsaydı? Ya biz de kardeşlerimizin ülkesinde istenilmeseydik? İçine düşmek istemediğimiz bir durumu adını, dilini, kültürünü bilmediğimiz bir insan olunca ne kadar da rahat istiyoruz… Hem de kardeşim dediğimiz insanlar için... Hem de bir vücut olduğumuzu iddia ettiğimiz din kardeşlerimiz için…

Bu anlattıklarım yaralarımızdan sadece birkaçı… Hangi birini anlatayım ki size? Bedenimiz paramparça olmuş... Kan kaybından ölmeden uyanır mıyız acaba?