İslam, Ehli Sünnet inancı sayesinde safiyetini bozmadan ifrat ve tefrite sapmadan Allah Resulünün getirdiği ve uyguladığı şekilde korunmuş ve en hayırlı nesil olan Ashab-ı Kiram sayesinde bizlere aktarılmıştır. Kasıtlı ve ya kasıtsız olarak İslami nasları ilmi olmayan bir şekilde anlama veya te’vil etme hareketleri hep akim kalmış ve şurada burada küçücük grupların savunduğu merdud fikirler olmaktan öteye geçememiştir.

Daha Hz. Osman (r.a.)’ın hilafetinin son yıllarında ortaya çıkan Abdullah İbniSebe ve taraftarlarının, sonrasında Haricilerin ve daha sonra ortaya çıkan diğer fırkaların fikirleri hep çembere alınmış ve asla İslam’ın özüne zarar vermesine, İslam’ın aslının unutulup veya değiştirilmesine müsaade edilmemiştir.

Kendisini tekfir ederek isyan bayrağı açan Haricilerle Hz. Ali (r.a.) isyan ettikleri için savaşmış ama onlara Müslüman muamelesi yapmış ve onlar hakkında “ihvanunabağavaleyna / kardeşlerimiz bize karşı bağilik yaptı” demiştir.

Bazen de iyi niyetle, bilgi eksiliğinden kaynaklı yanlış yorumlar yapılmıştır. Nitekim Emevîler devrinde, Allah Rasûlü’nün İstanbul ’un fethini müjdeleyen övgüsüne layık olabilmek için İstanbul’a gelen ve şehri kuşatan İslâm ordusu burada çetin savaşlar yapmıştır. Bu ordunun içinde EbûEyyûb el-Ensârî Hazretleri de bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensâr’dan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören bir İslâm askeri; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!” âyet-i kerîmesinden hareketle: “Lâ ilâhe illâllâh! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” dedi.

Bunun üzerine EbûEyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle dedi:

“Ey mü’minler! (Yanlış anlaşılmasın!) Bu âyet, (bunun için değil) biz Ensâr hakkında nâzil oldu. Allah, Peygamber‘ine yardım edip dîninigâlip kıldığında biz; «Artık mallarımızın başında durup onların ıslâhı ve nemalanmasıyla meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine;

«Allah yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun! Zira Allah, Muhsinleri (yaptığını en güzel şekilde yapanları) sever.» (Bakara, 195) ayeti nazil oldu.

Görüldüğü gibi ister iyi niyetli olsun, isterse art niyetli olsun İslam’ı olduğundan başka türlü anlama veya gösterme faaliyetleri çok erken tarihlerde başlamıştır. Ama asla İslam’ın ana kaynaklarına nüfuz edememiştir.

Son yıllarda özellikle Emperyalist ABD ve suç ortaklarının İslam dünyasını yeniden fiilen işgal hareketleriyle birlikte dillendirilen ve menşei bize ait olmayan “ılımlı İslam” diye adlandırılan şey aslında dini tahrif ve tağyir etme teşebbüsünden başka bir şey değildir. Zira ortada tek din vardır ve bu dinde aşırılıklara yer olmadığı gibi emperyalist kafirlere baş eğmeye de yer yoktur. İslam’ın aşırılıkla itham edilmesi sonra da Fetö veya benzeri yapılar kurarak güya aşırılıklardan arındırılmaya çalışılıyormuş gibi gösterilmeye çalışılması sadece bir tiyatro oyunudur. ABD ve onun güdücüsü Siyonistler bu işi sözde “muhabbet fedaileri” ile gerçekleştiremeyince herhalde Suud sarayına taşıdılar. Bu projeye yeni sahipler bularak işi saray mollalarına havale ettiler.

İslam düşmanları ne kadar çırpınırsa çırpınsınlar Müslümanlara karşı işlenilen cinayetlerin doğurduğu öfke selini ne “muhabbet fedaisi” adı altında yetiştirdikleri çağdaş Haşhaşiler ve ne de saray mollaları önleyecek değildir. İstikbal İslam’ındır.