Suriye meselesi, İslam aleminin acziyeti ve bir araya
gelememesi yüzünden fillerin tepiştiği ve bizim gibi çimlerin ezildiği bir
satranca dönüştü. Nihayetinde de soğuk savaş ın ardından yeniden karşı karşıya
gelmeye başlayan ABD ve Rusya nın bir şekilde anlaşıp sorunu güya çözmesi gibi
bir durum ortaya çıktı.
Burada üstünde durulması gereken noktaların başlıcası,
İslam aleminin kendi iç meselesi olan Suriye hadisesini (ki Mısır da öyle) bile
kendi iç kavgalarının ve çatışmalarının bir mecraına dönüştürmesidir. Mezhepten
tutun da siyasi birtakım ayrılıklara kadar zaten bölük pörçük olduğu
yetmiyormuş gibi daha da bölünen, daha da fazla tefrikalara ayrılan İslam
alemi, Suriye deki meselenin hallini meselenin gerçek müsebbibi olan Batı dan
(yani Haçlı ittifakından) umacak kadar çaresiz bir durumdadır.
Suriye meselesinde aklı selim, bu sorunun İslam aleminin
bir iç meselesi olduğu ve çözümün de Batı yı işin içine katmaktan değil de İslam
ülkelerinin bir araya gelerek halledeceği yönündeki görüştür. Birçok değerli
mütefekkir ve sanatçı da bu görüşü ifade etseler de, bir Esadçı damgası
yemedikleri kalmıştır.
Diğer iki, ifrat-tefrit çizgisinde gidip gelen ve
görünüşe göre çuvallayan, görüşe göre ise Suriye meselesinde çarpışan iki
taraftan (yani ehven-i şerden) birini seçmek şarttır. Ya zalim Esad ın
tarafında olacaksınız ya da onun panzehiri gibi sunulmaya çalışılan kerameti
kendinden menkul muhalefeti tutacaksınız. Yani, ya Rusya dan ya da ABD den
taraf olacaksınız. Soğuk Savaş ın yeni bir versiyonu sahneye konuluyor ve biz
yine iki kötüden birini seçen piyona dönüşüyoruz. İşin kötüsü, Türk basınının
büyük bir bölümünün aklıselimle hiçbir ilintisi yok ve doğası gereği güce
tapındığı için de iktidar ne derse ezbere onu savunur bir pozisyonda.
Suriye meselesinde, güya masum halkı savunuyor görünüp
aslen ABD tezlerini görülmemiş bir hararetle savunan ve bu uğurda neredeyse
fedailiğe bile soyunan Türk dış politikası, diğer tüm meselelerde olduğu gibi
bu konuda da çuvallamanın kitabını yazmıştır. Yalnız kalan ve bu yalnız
kalışını Batılı emperyalistlerce ortada bırakılması değilmiş gibi değerli
yalnızlık garabetiyle aklamaya çalışan dış politikanın alnına, bu işgal ve
savaş çığırtkanlığı bir utanç olarak yazılmıştır çoktan. Aynı Irak işgali için
çıkartmaya uğraştıkları tezkere rezaleti gibi!
Bin türlü hileyle ve sonradan itiraf ettikleri yalanlarla
Irak ı işgal eden Haçlı ittifakı (istediğiniz kadar ABD-İngiltere ve yanlarına
aldıkları diğer irili ufaklı devletler deyin, bunun adı Haçlı Seferi dir ve
George W. Bush denen bela bile itiraf etmiştir), sıranın İra a geldiğini
defalarca ifade etti. Bölgenin bağrındaki paslı hançer olan Siyonist İsrail de
bunu söylemekten usanmadı. Bu fırsatı, büyük ihtimalle İran ın nükleer gücü
sebebiyle bir türlü bulamayan İsrail sevdalısı Haçlı ittifakının bu niyeti ve
Büyük Ortadoğu Projesi denen plan ortadayken, kalkıp da mezhep farklılığını,
Şii-Sünni ayrılığını kaşımanın manası nedir acaba Nasıl ki Irak işgaline karşı
çıkmak Saddam ı savunmak değilse (ki ölen 2 milyona yakın insan, yüzbinlerce,
milyonlarca yetim, bir o karda yaralı, ırzı namusu kirletilmiş yüzbinlerce
kadın, işgale karşı çıkmak için yeterli sebeptir. Aynı Suriye de olduğu gibi),
İran a düşmanlık etmemeyi dile getirmek de Şia dan yana olmak vs gibi bir şey
değildir.
Sınırları değişen, iç çatışmalara, savaşlara, işgallere
uğrayan, kargaşalarla allak bullak olmuş olan topyekün İslam alemidir.
Ortadoğu da tek bir taşın yerinde oynamasının tüm diğer taşları da yerinde
edeceği, yakılacak bir savaş ateşinin tüm bölgeyi içine alan bir yangına
dönüşeceği bölgenin binlerce yıllık tarihiyle sabitken ve Haçlı ittifakının
kirli niyetleri meydandayken (yani bir ölüm-kalım meselesi söz konusuyken),
mezhep çatışması gibi tezlere boğulmak kime yarar diye düşünmek lazım. Cevabın
İsrail ve ABD olduğu kesindir. Akıbetinizi düşmanınızın belirlemesini
istiyorsanız, önünüze gelen darağacına da razısınız demektir.