27 Ekim Cumartesi Almanya Düsseldorf’ta Umut Yıldızı Derneği tarafından düzenlenen bir protesto yürüyüşü var. Bu gösterinin amacı, Türkiye’de hak ettiği şekilde gündem olmasa da, Avrupa’da yaşayan Türklerin daima gündeminde olan bir soruna vurgu yapmak var. Uzun yıllardan beri binlerce Türkiye kökenli çocuk ailelerinin elinden haksız bir şekilde alınıyor ve kendi kültürlerinden uzak koruyucu ailelere veriliyorlar. Bu da Avrupa’da yaşayan Türkler arasında tedavisi zor derin izler bırakıyor. Bir adım ötede kendi evladınız, torununuz, yeğeniniz var ama bir el onu sizden zorla alıyor ve tamamen yabancı kültüre mensup bir aileye bırakıyor. İçlerinde gerçekten koruma altına alınması gereken çocuklar da var ama bu çocukların psikolojileri, mensubu oldukları kültür tamamen hiçe sayılıyor.

İşte bu durum Avrupa’da artık istisna olmaktan çıkmış bir şekilde devam ediyor. Bu noktada şikâyetler artınca Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu devreye girmiş ve 2013 yılında Almanya, Hollanda ve Belçika’da yaptığı incelemeleri bir rapora dönüştürmüş.

Bu raporda çok önemli tespitler var. Mesela bunlardan birkaç tanesinden bahsedelim.

Velayet yasasında  “Çocuğun iyiliği” diye bir tabir var ki, bu ifadenin istenildiği yere çekilmesi mümkün. 2005 yılında yapılan değişiklikle Alman Gençlik Dairelerine mahkemelerin üstünde bir yetki verilmiş. Tam da bu noktada “çocuğun iyiliği” ifadesinin istismar edildiğine dair kanaatler de artış göstermiş. Buna göre ‘Acil müdahale gerektiren durumlar mevcut olduğunda ve mahkemeden karar alınması uzun süreceğinden, gençlik dairesi ebeveynlerin isteğine aykırı olsa da,  ailenin çocuğunu veya tüm çocuklarını gerekirse polis gücü kullanarak aileden uzaklaştırabilmekte,  başka bir bakıcı aileye veya bir çocuk yurduna verebilmekte.’ Böyle bir yetkiyle donatılmış olmalarına rağmen ayrıca mahkemeler de karar verirken uzman olarak kabul ettikleri için gençlik dairelerinin raporlarına çok önem veriyorlar. Yani her hal ve şart altında gençlik daireleri belirleyici oluyor.

Size şimdi ilginç bir örnek vereyim de, hangi gerekçelerle çocukların ailelerinden veya akrabalarından koparıldığını görmüş olalım. Mesela bir anneannenin görüşme günlerinde torunlarına ısrarla bir şey yedirmeye çalışması ve onları kucaklamak için gösterdiği çaba “çocukların selameti” için tehdit olarak değerlendirilmiş. Kendi kültürlerinde böyle bir davranış olmadığı için bunu çocuk için sakıncalı bulmuşlar ve o çocuklar anneanneye verilmemiş. Bu da gösteriyor ki, gençlik daireleri yeterli birikime sahip uzmanlardan oluşmuyor. Öyle olsa üzerinde tasarrufta bulunacakları çocukların kültürlerini biliyor olurlardı. Oysa malum olduğu üzere bu davranış bizim kültürümüzde aşırı ilgi ve sevginin işaretidir. Diğer taraftan çocuklar bazen eşcinsel ailelere veriliyor. Bu durumda çocukların ruh ve beden sağlıklarının ne derece zarar göreceğini tahmin etmek zor değil. Bir de Türkiye kökenli ailelerin koruyucu aile olma taleplerine çıkarılan anlamsız engelleri dikkate alırsak ortada sanki bilinçli yürütülen bir süreç olduğu izlenimi ediniyoruz.

Sonuç olarak şu gerçeği ifade etmekte fayda var. Bugün Avrupa’da yaşayan yaklaşık 5 milyon 600 bin vatandaşımız Türkiye ve Avrupa arasında köprü vazifesi görüyor. Onlara düşen kendi inanç ve kültürlerini muhafaza ederek yaşadıkları topluma entegre olmalarıdır. Ancak ailelerinden alınan çocuklara yapılan muamele, orada yaşayan insanlarımız acaba asimilasyona mı uğruyorlar endişesini de beraberinde getiriyor.

Bizlere düşen bu konunun bütün boyutlarıyla takip edildiğini ve herhangi bir sebeple ailelerinden veya akrabalarından alınan çocuklarımızın akıbetleri hakkında konunun takipçisi olduğumuzu bütün Avrupa ülkelerine ciddi olarak hissettirmektir.