Bir gemi düşünün…

Üzerinde silah yok, asker yok. Sadece ilaç var, un var, çocuklar için süt var. Ve o gemi, dünyanın en çok konuşulan ama sesi en az duyulan coğrafyalarından birisine, Gazze’ye doğru ilerliyor.

Sonra ne mi oluyor?

Uluslararası sularda önü kesiliyor. İçindekiler ters kelepçeyle gözaltına alınıyor. Taşıdıkları yardımlara “güvenlik” gerekçesiyle el konuluyor. Dünyanın gözü önünde herkese bir kez daha şu mesaj veriliyor: Gazze’ye ulaşmak yasaktır.

İşte bu yüzden Küresel Sumud Filosu yeniden yola çıktı. Çünkü geçen yıl yaşananlar unutulmadı; aksine, dünya unuttukça bu tür girişimlerin yeniden doğması kaçınılmaz hâle geldi.

Gazze’de ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları hiç bir zaman durmadı. İnsani yardımların Gazze’ye girişine izin verilmedi. Katliam hız kesmeden devam etti. Gazze Barış Kurulu adı altında ortaya konan tiyatro tek bir sorunu bile çözemediği gibi soykırım suçlusu Siyonist İsrail ve Netanyahu’ya alan açma işlevi gördü.

Geçtiğimiz yıl benzer bir insani yardım girişimi uluslararası sularda sert müdahaleyle durdurulmuş, aktivistler gözaltına alınmış, dünya kamuoyu birkaç gün tepki gösterdikten sonra sessizliğe gömülmüştü. Bu sessizlik, aslında yeni bir filonun en güçlü motivasyonu oldu.

Bu yıl yola çıkan Sumud Filosu, işte bu unutulmuşluğa karşı hafızayı yenileme Gazze’yi gündemden düşürmeme çağrısıydı.

Ancak sonuç yine değişmedi.

İsrail güçleri filoya müdahale etti. Ülkemiz vatandaşları dâhil farklı ülkelerden yüzlerce aktivist gözaltına alındı. Yardım malzemelerine el konuldu. Olayın ardından İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in limanda gözaltındaki aktivistlere yönelik provokatif tavırları ve sert müdahaleleri teşvik eden sözleri ise meselenin sadece bir “güvenlik operasyonu” olmadığını bir kez daha ortaya koydu.

Peki, gerçekten mesele güvenlik mi?

Eğer öyleyse, bebek maması neden tehdit sayılıyor?

Eğer öyleyse, ilaç taşıyan gönüllüler neden suçlu muamelesi görüyor?

Aslında cevap açık; Gazze’ye uygulanan ambargo artık sadece bir askeri tedbir değil; bir toplumun nefesini kesmeye yönelik sistematik bir politika. Elektrik sınırlı, su kısıtlı, sağlık sistemi çökmüş durumda. Uluslararası hukukun “kolektif cezalandırma” dediği bu uygulama, yıllardır dünyanın gözleri önünde devam ediyor.

Sumud Filosu ise tam olarak bu noktada devreye giriyor. O gemiler sadece yardım taşımıyor; aynı zamanda dünyanın görmezden geldiği bir gerçeği başlarını kuma gömenlerin yüzlerine vurdukça vuruyor. Bu yüzden her durdurulan filo, aslında ambargonun ne kadar kırılgan ve tartışmalı olduğunu da yeniden ortaya koymuş oluyor.

Ama burada daha çarpıcı bir soru var:

Dünya neden bu kadar sessiz?

Ukrayna’da şehirler kuşatıldığında uluslararası hukuk hatırlanıyor, yaptırımlar devreye giriyor, diplomatik baskılar artıyor. Aynı dünya, Gazze söz konusu olduğunda ise “denge politikası” adı altında suskunluğu tercih ediyor. Bu bir çifte standart değilse nedir?

Sumud Filosu’nun önemi de tam olarak burada yatıyor. O filo, sadece Gazze’ye ulaşmaya çalışan tekneler değil; aynı zamanda bu küresel ikiyüzlülüğe karşı yükselen insani bir ikaz ve itirazdır.

Peki, bundan sonra neler yapılmalı?

Eğer her yıl bir filo durdurulacak ve her seferinde aynı kınama cümleleri kurulacaksa, bu döngü değişmez ve bir süre sonra İsrail karşısında sürekli aynı muameleye maruz kalan dünya için kısır bir döngü başlar. Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin artık sembolik tepkilerin ötesine geçmesi gerekiyor. Diplomatik baskıdan ekonomik yaptırımlara, uluslararası mahkemelerden ortak siyasi iradeye kadar somut adımlar atılmadan bu tablo değişmez.

Çünkü mesele artık sadece Gazze’ye yardım ulaştırmak değil. Mesele, bir halkın dünyadan koparılmasına izin verilip verilmeyeceğidir.

Ve belki de en önemli soru şudur;

Denizin ortasında durdurulan gerçekten o gemiler mi, yoksa insanlığın ortak vicdanı mı?