Bir kez daha, sıkılmadan, yorulmadan, gurbetçilere verilen sözlerin takipçisi olmaya devam edeceğim.
Çünkü bu mesele ne geçici bir gündemin, ne köpürtülmüş bir manşetin, ne de seçimden seçime hatırlanan bir vaadin konusudur.
Bu mesele; memleketten uzakta çalışarak ömrünü tüketenlerin, iki ülke arasında hayat kuranların, çocuklarının geleceği için dişini tırnağına takanların meselesidir.
Verilen sözler unutulsa da, manşetler eskise de, gündem değişse de…
Bu yazılar, o sözlerin kayda geçtiği bir hafıza olmaya devam edecektir.
Çünkü ortada bir yanlış anlaşılma değil, bilinçli bir oyalama siyaseti vardır.
Gazetelerde manşetler atıldı: “Gurbetçilere çifte müjde.”
“Müjde verildi.”
“Yasa geliyor.”
“Çalışarak emeklilik hakkı.”
Bu kelimeler yıllardır aynı amaçla kullanılıyor: Gurbetçiyi umutla oyalamak.
Açık konuşalım: Bu bir müjde dili değil, kandırma dilidir.
Bu bir çözüm arayışı değil, zaman kazanma taktiğidir.
Eğer samimiyet olsaydı, bugün hâlâ aynı tabloyu konuşmuyor olurduk.
Türkiye’de emekli olan bir vatandaş, emekliliği kesilmeden Türkiye’de çalışabiliyor.
Yetmiyor; bir vesileyle yurt dışında iş bulsa bile emekli maaşı aynen devam ediyor.
Ama konu yurt dışında çalışmış, prim ödemiş, alın teri dökmüş ve emekliliğini borçlanmayla kazanmış gurbetçiye gelince…
Aynı devlet, aynı SGK, aynı vatandaş…
Bir anda başka kurallar devreye giriyor.
Buna ne isim verelim?
Teknik fark mı?
Mevzuat ayrıntısı mı?
Hayır.
Bunun adı adaletsizliktir.
Bunun adı bilinçli eşitsizliktir.
Şimdi soruyorum: Eğer “çalışarak emeklilik” bir haksa, bu hak neden sadece Türkiye’de emekli olanlara tanınıyor?
Eğer mesele çalışmaksa, gurbetçinin emeği neden değersiz sayılıyor?
Bu sorular yeni değil.
Ama cevap hep aynı yöntemle erteleniyor:
Manşetle.
Müjdeyle.
Algıyla.
Bakın, ortada laf değil, dosya var. Somut bir kanun teklifi var.
Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Birol Aydın tarafından verilmiş, açık ve net bir teklif var…
Diyor ki: Türkiye’de emekli olan hangi hakka sahipse, yurt dışında çalışıp emekli olan da aynı hakka sahip olsun.
Bu kadar basit.
Bu kadar adil.
Ne bir ayrıcalık talebi var, ne bir imtiyaz isteği…
Sadece eşitlik.
Peki ne yapıldı?
Reddedilmedi. Çünkü reddetmek bedel ister.
Ama bekletildi. Çünkü oyalamak daha risksiz.
Oysa burada bekletilen bir dosya değil, verilmiş bir sözün gereğidir.
Çünkü bu mesele sadece bir kanun teklifi meselesi de değildir.
Bu konu, seçim meydanlarında ve seçim beyannamelerinde bizzat söz verilmiş bir konudur.
Şimdi sormak zorundayız: Eğer yapmayacaktınız, neden söz verdiniz?
Eğer niyetiniz yoktuysa, bu vaatler neden kürsülerden okundu, broşürlere yazıldı?
Seçimden seçime verilen sözler, sandık kapandıktan sonra unutulacak cümleler midir?
Tam bu noktada konuşulması gereken bir başka gerçek daha var:
Yurtdışı kontenjanından seçilen milletvekilleri bostan korkuluğu olsun diye mi seçildiler?
Milyonlarca gurbetçinin oyuyla Meclis’e girip, TBMM’de gurbetçi meselesi gündeme geldiğinde derin bir sessizliğe gömülen bu isimler ne için oradalar?
Üstelik aralarında, iktidar partisinde Dış İlişkiler Genel Başkan Yardımcılığı gibi son derece etkili bir görevde bulunan bir isim de var.
Şimdi soruyorum: Bundan daha ne yetki gerekiyor?
Bundan daha hangi makam, hangi unvan, hangi koltuk lazım?
Eğer böylesine güçlü bir pozisyon bile, yurt dışında yaşayan milyonlarca vatandaşın açık ve meşru bir hak talebini savunmaya yetmiyorsa, o zaman sorun yetkide değil, niyettedir.
Seçim zamanı gurbetçiye methiyeler dizenler, sandıklar kapandıktan sonra neden suskunlaşır?
Bu suskunluk tesadüf değildir.
Bu suskunluk, “şimdi sırası değil” diyerek sorumluluktan kaçma refleksidir.
Gurbetçi sadece oy veren bir rakam değildir.
Gurbetçi, seçimden seçime hatırlanacak bir afiş detayı değildir.
Gurbetçi bu ülkenin üretimidir, emeğidir, dövizidir, alın teridir.
Ama bugün görünen tablo şudur:
Yetki var.
Makam var.
İmkân var.
Ama irade yok.
İşte tam da bu yüzden “müjde” kelimesi gurbetçinin gözünde anlamını yitirdi.
Çünkü her müjde, ertelenmiş bir adaletsizliğin üzerini örtme aracına dönüştürüldü.
Seçim zamanı gurbetçi hatırlanıyor.
Sandık kurulunca övülüyor.
Ama iş hakka gelince, “sonra” deniyor.
Bu artık ihmalkârlık değil.
Bu, bilinçli bir kandırma siyasetidir.
Gurbetçi şunu çok net görüyor: Dosya çözülmüyor, ama manşet üretiliyor.
Hak verilmiyor, ama umut satılıyor.
Buradan açıkça söylüyorum: Gurbetçiyi manşetle kandırmayın.
Oyalama siyaseti yapmayın.
Algıyla idare etmeye çalışmayın.
Eğer yasa geliyorsa, gelsin.
Eğer müjde varsa, hayatta karşılığı olsun.
Aksi hâlde yapılan şey şudur: Zaman kazanmak.
Sorunu ötelemek.
Ve milyonlarca insanın sabrını test etmek.
Ama şunu herkes bilsin: Gurbetçi artık sabrını değil, hafızasını konuşturuyor.
Manşetleri not ediyor.
Kim konuştu, kim sustu…
Kim çözüm üretti, kim oyaladı…
Ve günü geldiğinde, bu kandırma siyasetinin hesabını sandıkta soracağını da çok net söylüyor.


