Mizah zekâ işi olduğu kadar aynı zamanda yaşama neşesi ile alakalı bir sahadır.
Tek başına zekâ ‘babacan tavrıyla tiksinti verir’
Bunu şairimiz İsmet Özel’den öğrenmiştik.
Yaşama neşesine gelince, bu yemekteki tuz gibi bir şeydir ve o da bizde eksiktir.
Coşkudan bahsediyorum dostlarım. Hani o Fethi Gemuhluoğlu ağabeyin “günah işlerken bile şevkiniz olsun” dediği coşkuyu kastediyorum.
Şevksiz adam iştahı olanın da iştahını kaçırır.
İbadetlerde şevk olmazsa, hayatımızda da renk olmaz elbet.
Ceviz yiyorum diye cevizin kabuğunu dişleri arasında parçalamaya çalışan insanın meşakkatini düşünün.
Ne ceviz tadına ulaşabilir o, ne de ceviz yeme zevkine.
Çünkü özü kaçırmış ve kabuğa takılmıştır.
Kabuğa takılanlar ne hikmeti yakalayabilirler ne de mizahı.
Biliyorum, ikide bir bu mizah vurgusu da nereden çıktı diye söyleniyorsunuzdur içinizden.
Mizah bir savunma sanatıdır. Gülemiyorsak şayet dışarısı çok iç açıcı olmadığından değil elbette.
Hep suratımız asık dolaşıyorsak gıdıklanma hassasiyetimizin dumura uğramasıyla da bir ilgisi yok.
Biz ağlamakla gülmek arasındaki mesafede yolumuzu kaybettik dostlar.
Bu yüzden düğünlerimiz cenazeyi, cenazelerimiz düğünü andırıyor.
Kafamızdaki kasketi yakıştırdığımız kadar hüznü üzerimize yakıştıramıyoruz.
Ne gün doğumu ne gün batımı hiçbiri duygulandırmıyor bizi.
Hâlbuki bütün namaz vakitleri içimizdeki coşku kuşu havalansın için önümüze serilmiştir.
Vakitler önümüze serilmiş bir seccadedir.
Hacı amcam gülmüyor, bunu az çok anlayabiliyorum. Ama neden gurup vakti hançeresine bir şeyler düğümlenip de ağlamaklı olmuyor Bunu da çözmüş değilim.
Dostlarımızın çıkardığı mizah dergilerini hiç aksatmadan alır ve özellikle hısım akraba ve arkadaş toplantılarında görünür yerlere yerleştiririm ki muhabbete az olsun mizah bulaşsın. Fakat heyhat! Şu ana kadar bizim mahallenin mizah dergileriyle moralini düzeltebildiğim bir kişi hatırlamıyorum.
Muhtaç olduğumuz mizah yoksa damarlarımızdan çekildi mi ne
Duruşuyla ve bakışıyla bizi ciddiyete davet eden hocalarımız daha geçen Cuma vaazında peygamberimizin şakalarından bahsediyorlardı oysa.
Hayatın içerisine girince birden bire ne değişiyor acaba
Kupkuru bir metni yüzüne okur gibi yaşıyoruz hayatı; aşksız, şevksiz ve coşkusuz.
Arkadan gelen kuşaklar önden gidenlerin hayatını örnek alacaksa şayet, onlara ilmihalden ziyade halimizi sunmamız gerekir.
Hali perişan olanın ilmihali kim bilir nasıl olur
Din bilgi ve bilinç hadisesi olduğu kadar duygu ve duyarlık meselesidir.
İdeolojilerin ve felsefi doktrinlerin duygulanım dünyaları yoktur.
Dine ve din gününe teslim olmuş insanlar hayatı kalpleriyle teneffüs ederler.
Dinsel aidiyetin bir tadı, kokusu ve de duyu organlarını aşan metafizik bir esintisi vardır.
İnanmış insanın bir günlük hayatından, öfkelenmesinden, sevinmesinden bunu rahatlıkla çıkarabiliriz.
Zorlu bir imtihandan başarıyla çıkmış bir öğrencinin sevinci vardır çehresinde.
Bir içten tebessümleriyle kabristanı gülistana çevirirler.
Ne melal bir üzüntüdür ne neşve tıka basa mutluluk ne de mizah hayatın anlamını silecek denli kahkahaya boğmaktır.
Mizah hayatın ciddiyetine ve kutsi anlamına karşı uygulanan bir karartma değildir. Tam tersi camları siyaha boyanmış hayat evinin odalarını aydınlatarak öbür dünyaya sirayet eden kasveti dağıtmaktır.
Bu dünyadaki her yersiz sıkıntı ve kasvet öbür dünyaya karşı bir sabotajdır. Oysa din günü anlam kaymalarının hiçbirini kabul etmez.
Mizah dünyanın “oyun ve eğlence” olduğuna dair naif bir vurgu; melal, dünyanın geçici bir gölgelenme yeri olduğu hakkında ufak bir malumattır.
Durum halimizin ilmihalidir. Üşenmeyin, okuyun lütfen.