Hak, özgürlük, hukuk, adalet, iyilik, güzellik gibi çokça konuşulan, kolayca uzlaşmaya varılamayan, böyleyken başvurulmaktan, yardıma çağrılmaktan, ölçü olması istenmekten geri durulamayan kavramlar, ilkeler, kurallar vardır. Bunlar genellikle eksiklikleri duyulduğunda, ihtiyaçları zorladığında, yokluklarının farkına varıldığında varlıkları hatırlanır, önemler ve değerleri anlaşılmaya başlanır. Oysa bireysel, toplumsal hayatın, yönetim ve devlet ilişkilerinin her anında bulunurlar. İnsan olmak, toplum haline gelmek, kültür ve uygarlık kurmak ve geliştirmek bunların gereğince kavranmasına, içselleştirilmesine, korunmasına, yeri geldiğinde savunulmasına bağlıdır. Başta ABD olmak diğer toplumlarda, yönetimlerde, devletlerde ortaya çıkan olaylar ve gelişmeleri kendi bağlamlarında anlamaya, irdelemeye yardımcı olabileceği düşünülen geçmiş yüzyılda yaşamış bir Fransız yazarın görüşlerini yeniden hatırlamanın yararlı olacağını düşündüm. Daha önce yayımlanan bu yazıyı küçük dokunuşlarla yeniden yayımlama gereği duydum.
XIX. yüzyılın ortalarında yaşamış ve düşüncelerini ortaya koymuş olan Fransız hukukçu Alexis de Tocqueville resmi görevli olarak Birleşik Devletler’e gönderilmiş, dokuz ay incelemede bulunduğu Amerika’dan döndükten sonra, “Amerika’da Demokrasi”* adlı eserini yazar. Hâlâ başvurulan önemli bir kaynak olma niteliğini sürdüren bu eserden “Birleşik Devletler’de Hak Düşüncesi” başlıklı bölümden aşağıdaki satırları alıntıladım. Birleşik Devletler’in, yani Amerika’nın geldiği, yaşadığı, çevresine ve dünyaya yaşatmaya niyetlendiği politikası üzerine farklı bir değerlendirmeye, belki, bir katkı da sağlayabilir (mi?)
“Belli bir hak düşüncesine sahip olmayan hiçbir büyük toplum yoktur -Topluma hak düşüncesini aşılamanın yolu nedir? -Birleşik Devletler’de haklara saygı -Bu saygının kaynağı.” Konularını göz önünde tutarak şu açıklamaları yapar:
“Erdem düşüncesinin yanında, hak düşüncesinden daha güçlü bir şey olmadığına inanıyorum; daha doğrusu, bu ikisi iç içe geçmektedir. Hak düşüncesi erdem düşüncesinin siyasal dünyaya aktarılmasından başka bir şey değildir.
Hak düşüncesiyle birlikte insanlar kuralsızlık ve zorbalığın ne olduğunu anlamışlardır. Bu düşünceyle aydınlanan her insan küstahlaşmadan bağımsız olmayı ve aşağılık duygusu hissetmeden itaat etmeyi bilmiştir. Şiddete boyun eğen insan eğilip bükülür ve alçalır; fakat kendisi gibi bir başka insana devrettiği yönetme hakkına boyun eğdiği zaman, bir bakıma kendini yöneten o insandan daha yüksek bir konuma yerleşir. Erdemsiz biri büyük bir insan olamaz; haklara saygı duymayan toplum büyük bir toplum olamaz; hatta diyebiliriz ki, haklara saygı yoksa toplum diye bir şey de olmaz; nihayetinde, bir araya gelen zekâ ve akıl sahibi insanların aralarındaki tek bağ sahip oldukları güç ise bu insanların oluşturduğu birlik nedir?
Günümüzde, hak düşüncesini insanlara aşılamanın ve hatta onlar için elle tutulur bir şey haline getirmenin yolu nedir, diye soruyorum. Bildiğim tek bir yol var: İnsanların birtakım hakları gönül rahatlığıyla kullanmasını sağlamak. Çocuklarda bunu çok iyi görebiliyoruz ki, onlar da güç ve deneyim olarak hemen hemen bizim gibidir. Bir çocuk etrafını kuşatan nesnelerin içinde hareket ettiğinde, elinin ulaşabildiği her şeyden yararlanmaya çalışır içgüdüsel olarak; başkalarının mülkiyetine ve hatta var olmaya dair herhangi bir fikri yoktur; fakat nesnelerin değeri konusunda bilgilendikçe ve yeri geldiğinde nesnelerin elinden alınabileceğini öğrendikçe, daha ihtiyatlı davranmaya ve kendisi için başkalarından beklediği saygıyı onlara göstermeye başlar.
Çocuk ve oyuncakları için geçerli olan, daha sonraları yetişkin insan ve ona ait tüm şeyler için geçerli olmaya başlar. Kusursuz bir demokrasi ülkesi olan Amerika’da, neden hiç kimse Avrupa’da sık sık mülkiyete karşı yükselen şikâyetlerle karşılaşmıyor? Nedenini söylemeye gerek var mı? Amerika’da proleter diye bir şey yoktur da ondan. Her yurttaş korumaya çalıştığı özel bir mülkiyete sahip olduğundan, ilkesel olarak mülkiyet hakkını kabul eder.
Siyasal dünyada da durum böyledir. Amerika’da, sıradan bir insan siyasal haklar konusunda yüksek bir fikir sahibidir, çünkü kendisi de siyasal haklara sahiptir; başkaları kendisinin haklarını çiğnemesin diye o da onların haklarına saldırmaz. Avrupa’da halktan bir insan hakim otoriteye varıncaya dek her şeyi küçümserken, Amerika’da insanlar en küçük yöneticinin iradesine dahi mızmızlanmadan itaat eder.
(…) Dini inançların zayıfladığını e haklardan bahseden kutsal düşüncelerin yol olmaya yüz tuttuğunu görmüyor musunuz? Ahlâki değerlerin bozulduğunu ve onlarla birlikte haklarla ilgili ahlaki düşüncelerin kaybolduğunu görmüyor musunuz?
Her yerde inançların yerini uslamlamanın ve duyguların yerini hesapların aldığını hiç fark etmiyor musunuz? Bu evrensel sarsıntıların ortasında, insanların gönlündeki yegâne sarsılmaz değer olarak görülmeye başlayan bireysel çıkarlar ile hak düşüncesini birbiriyle bağdaştıramıyorsanız, dünyayı yönetmek için elinizde zorbalıktan başka ne kalır ki?
Yasalar zayıf ve yönetilenler sorumludur; tutkular çok güçlü ama erdemler zayıftır; böyle bir durumda demokratik hakların artırılmasını düşünmek yanlıştır derseniz, sırf bu nedenlerden dolayı demokratik hakları genişletmeyi düşünmek gerekir diye cevap veririm.
(…) Söylemeye bile gerek yoktur: Özgür olmaktan daha güzel bir şey olamaz; buna karşın, özgürlüğü kullanmayı bilmekten daha zor bir şey de yoktur. Bu despotizm için geçerli değildir.(…) Halklar despotizmin yarattığı anlık refahın kollarında uyur; ama uyandıkları zaman birer sefil haline gelirler. Bunun aksine, özgürlük genellikle fırtınaların içinden doğar; sivil karışıklıklar ortamında zorlukla gelişir ve ancak yeterli bir olgunluğa eriştiği zaman sunduğu nimetler anlaşılır.”(age, C.I, s. 361-62)
*Amerika’da Demokrasi, 2 Cilt, ç. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2015.
Aristokrat bir aileye mensup olan Alexis de Tocqueville, 1805 yılında Paris’te doğdu, hukuk öğrenimi gördü. Yargıç olarak görev aldı (1827), Amerikan ceza infaz sistemini araştırmak üzere, resmi görevli olarak Birleşik Devletler’e gönderildi (1831). Dokuz aylık gözlemlerine dayanarak siyasal, toplumsal, kültürel yönleriyle Amerika üzerine görüşlerini, Avrupa’yla da karşılaştırarak, “Amerika’da Demokrasi” adlı eserini yazdı. Manş vilayetinin temsilcisi olarak siyasete katıldı (1839) ve 1851 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Cumhuriyetçi ve liberal bir siyasetçi olarak, köleliğe karşı ve serbest piyasadan yana görüşlerini mecliste savundu. 1851 yılında yapılan hükümet darbesinden sonra siyasetten uzaklaştı. 1859 yılında Cannes’da öldü. Siyasetçiler, hukukçular, tarihçiler, sosyologlar bu eseri kaynak olarak kullanmaktadırlar.