Bu yıl yağmurlarla erken sarardı yeşil yapraklar. Kimi insanlarda depresyona neden olsa da doğanın yeşil elbisesinden sarı kostümlerine geçişi.

O güz şiirine aşina olanlar için görev bilip, hatırlatayım dedim.

Vakit daralıyor.

Kasım kasveti bastırmak üzere.

Hala kendinizi pastoral manzaralara atmadıysanız.

Ellerindeki iri fırçalarla gökyüzünden inen bulut dostların sizin için çizdiği tam da şu sıralarda açık olan o muhteşem hazan sergisine gitmedi iseniz, yazık ediyorsunuz.

Muhteşem sanat şahikalarını kaçırmaktasınız.

Geçen gün bir ara baktım evde yalnızım. Makineler tarafından kuşatılmışım.

Bir Allah ın kulu yok ama her yan makine homurtusu ile ürküten bir atmosferde. Tamam, televizyonun esaretinden kurtuldum, açmıyorum ama bilgisayar adeta arkadaşım olmuş, arsızca karşımdan ayrılmıyor. Çamaşır, bulaşık makineleri, fırın, buzdolabı, cep telefonları, mikro dalgalar, robotlar ile biz artık yakayı iyice makinelere kaptırdık.

Ne yazık ki tatil denince hep yaz gelmekte aklımıza. Şu sonbahar tatilini hayatımıza yerleştirip batıdaki gibi okulları bir hafta olsun bari tatil etmeyi, çocuklara doğa dersi vermeyi ne zaman akıl edeceğiz acaba.

Gerçi iki büyük bayramımızda güze gelmekte son yıllarda, ne ki insanlar tabiat gibi bir dostları olduğunu fark edememekteler yine de.

Tatil günleri bir bakın alışveriş merkezleri tıklım tıklım, iğne atsanız yere düşmez.

Dağlar, kırlar, tepeler, ormanlar ise tenha.

Gerçi biraz bencil düşününce, iyi de olmakta, hiç olmazsa oralar bari biraz daha az kirlenmekte.

Fakat doğa çok önemli bir dershane.

Eğer eğitimciler doğanın bu gücünü fark edip yeni yetiştirdikleri kuşaklara bu devasa hazinenin kapılarını açsalar. Sanıyorum bu kadar olumsuzluk içindeki büyüklerin düştükleri hatalara onlar düşmeyecekler.

O ilahi tefekküre dalıp, Yaratıcının bizler için en küçük bir ayrıntıyı dahi asla ertelemediğini görecekler. Bu mükemmel ötesi hazırlığa layık olabilmek için onlar da doğanın tertemiz renginden yüreklerine izdüşümler devşirecekler.

Önceki gün yüksek bir dağın zirvesinden aşağı yürürken; sarı, kızıl, kahve yaprakların birer konfeti gibi başımızdan aşağı kayıp gidişlerini izledim.

Bütün bu düşüşler ölümü hatırlatıyordu; yaşlılığı, artık ağrıyan dizleri, giden gençliği

Ama tertemiz hava insana yaşama sevinci aşılıyordu.

Hesna teyze ocağa kuru odunları atarken bakıyorum da ne kadar mutlu idi, ilerlemiş yaşının yanında ölüm yoktu, sadece yaşamak ve çalıştığının karşılığını görmek vardı. Hala keçilerini o kırış kırış olmuş elleri ile kendisi sağıyor, peynirini besmelelerle yapıyordu. Heidi nin Alp dağlarındaki dedesi gibi dinç, gündelik işlerini hiç zorlanmadan mutlulukla yapıyordu. Odun kırıyor, kuruttuğu mısırları istif ediyor, bahçesinden topladığı barbunya ve fasulyeleri ayıklıyordu. Birer ok gibi, iğneli fıçı kadar dokununca insanın canını acıtan kestane toplamıştı çuvallarca. Biz değdiğimizde bıçak gibi ellerimizi kesen kuşburnu, dağ muşmulası, kocayemiş, fındık, ceviz, böğürtlen, taze otlar, ısırgan toplamıştı. Onları pazarda satıp kışın maişetini çıkaracaktı. Yetmişlik gelini ve yüz yaşındaki Hesna teyzeler bayağı çoğaldı son yıllarda. Tertemiz havalı dağlarda bahçesindeki çiçekler kadar yanakları canlı ve kıpkırmızı idi.

İstanbul a döndüğümde, yol kenarlarındaki dağ pınarlarını ne kadar çok özleyeceğimi düşündüm. Ne güzel türküler söyleyerek çağıldıyorlardı.

Pınar ve şehir aykırı iki arkadaş gibi ne kadar birbirlerinden uzaktılar oysa. Tıpkı dağ ve alışveriş merkezi gibi.