Kimseleri şaşırtmamakta artık işgaller, işkenceler, ölümler.

Konu Filistin olunca sanki bütün acılar meşru görülmekte.

Dün masum piknikler havaya uçurulurdu, şimdi iftar sofraları.

Halk önderleri cami çıkışında füzeyle vurulduğunda bile, dünyanın kıpırdamamıştı kılı.

Orası Filistin’di, öldürmenin her türlü tekniği uygulanabilirdi.

Devlet başkanının konutu kuşatılıp elektriği-suyu kesilip tuvalet kokuları arasında haftalar süren bir esaret yaşadığında Yaser Arafat.

Televizyonlar insanlık dışı görüntüleri canlı verdiğinde de, dünyanın umuru olmadı.

Tek Yahudi askere karşılık, Filistin hükümet üyeleri, rehin alınabilirdi.

Kime ne diyelim.

Batı dünyası gibi İslam dünyası da açmış penceresini zulmü serinkanlılıkla izlemekte.

Nasıl olsa Amerika vardı, kendi usullerince ortalığı temizliyordu, Filistin’e de el atardı her halde.

Kanlı eylemlerini onayladığı İsrail, küçük Amerika olduğuna göre demek bir bildiği vardı dünyanın jandarmasının.

Filistin aslında her Müslümanın vatanı.

İnsanoğlunun en eski kültür izleri burada.

Kitab-ı Mukaddes’in dediği gibi “Süt ve bal akan diyar.”

Verimli ovalardaki incir ve zeytin ağaçları.

Ne ki bu cennet vatan, Roma istilâları, Yahudi ayaklanmaları, gözyaşları, acıyla titreşti hep.

Nasıra kasabasında doğan Hazreti İsa ve Meryem’in çektiği acılar, sanki sonsuza kadar, Filistin’e miras kaldı.

Hıristiyanlığın en eski kiliseleri Avrupa’da ya da Amerika’da değil Filistin’de idi.

Medine ile Kudüs arası da fazla uzak bulunmamıştı ki,  Hazreti Muhammed (SAV),Mirac eylemi için Kubbetüs Sahra’yı mesken bilmişti.

Hz. Ömer, mimari taçlar kondurmuştu başına.

Fakat Hz.İsa’nın masum kanı, her devirde oluk oluk artıp toprakları acıya boğmuştu.

Hâlâ anılarda, haçlıların Kudüs katliamı.

Kıpırdayan her canlıyı kestikleri kan denizinde yüzen cesetler.

Ne ki Selâhaddin Eyyubi’nin esenlikle, sulhla fethi de hâlâ hâfızalarda.

Yavuz’lu, Kanunî’li kadrolarla Osmanlı’nın Kudüs’ü güzelleştirme çabaları.

Onca badireye karşın I. Dünya Savaşı’nın bitimine değin bizimdi Filistin.

Dünyada cenneti sembolize eden Filistin’i istiyordu Yahudi. Önce dostça gelip Sultan II. Abdülhamid’den yüklü bir para karşılığı satın almak istediler. Reddedilince padişahı iktidardan alaşağı edip hürriyet şarkıları söyleyen İttihat ve Terakkiye destek verdiler. Yanılmadılar. İttihat ve Terakki için Yahudilerin Filistin’de toprak satın almalarında bir sakınca yoktu.

Milliyetçilik akımı dünyayı sarmış, Suriye ve Lübnan’daki milliyetçi Araplar, Filistin’e Musevî gücünü durduramayan Osmanlı yönetimini şiddetle protestoya başlamışlardı. Siyonist kuruluşlar Filistin’e para akıtıyorlar, paranın pis cazibesi ile bazı Arap mülk sahipleri de safça topraklarını Yahudilere satıyorlardı. Batılılar Osmanlıya karşı Arap milliyetçiliğine de, Siyonizm’e de destek veriyordu. İngilizlerin işgali ile Filistin’ de İslâm hâkimiyeti dönemi de kapandı. Araplara gülücük dağıtan İngiltere, Osmanlı’dan sonra, Filistin’i Yahudilere tamamen açtı. İngiltere’nin söz verdiği bağımsız Arap devleti bir türlü kurulamadı. İngiliz mandasının en önemli görevi Yahudileri zenginleştirmek, Arapları yoksullaştırmaktı, ticari hayat Yahudilere bağışlandı. Eğitim ve sosyal harcamalarda da kollanan taraf yine Yahudilerdi. Arap okulları inatla ilkokul seviyesinde tutulurken, Yahudilerin üniversiteleri hazırdı.

Böyle böyle yoksullaştırıldı Filistin halkı. 1948’de Batılılar İsrail Devleti’ni kurduğunda, bu terörist ırk için işgaller katliamlar da başladı. 1967 işgalini hatırlayan kalmadı.

Ne Hüda’nın çığlıkları dünyanın kalbini sızlatabildi.

Ne Şeyh Yasin’in şahadeti,

Ne Gazzeli çocukların aç kalmasının acısını duydu İslâm ülkeleri…

Mısır’ın ördüğü utanç duvarlarını, kapatılan tünelleri; demokratik bir seçimle gelir gelmez kaldıran Mursi’nin defterini de dürmekte gecikmedi emperyalistler ve yerli işbirlikçileri.

Filistin bir kez daha yalnızlığa terk edildi.

Sıcak bir Ramazan günü iftar sofralarında vurulurken çocuklar ve yaşlılar, yine kimseler utanmadı.