islami tebliğin Mekke dönemi oldukça çileli ve meşakkatli geçmesine rağmen İslam daveti asla bir kesintiye uğramamış, başta Allah Resulü olmak üzere sahabelerden hiçbirisi davalarından bir adım olsun geri adım atmamışlardır. Birçoklarının zannının aksine Mekke’nin ilk Müslümanları zayıflar ve köleler değil, oldukça saygın ve etkili kişilerdir. Daha İslam’a açıktan çağrı yapılmadığı, gizli davetin yürütüldüğü günlerde Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın teşvikiyle EbûFükeyhe, Hz. Osman, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin EbîVakkâs ve Talha bin Ubeydullâh (Allah Teala hepsinden razı olsun) Müslüman olmuşlardı ki bunların her birisi hür ve kendi çevrelerinde oldukça etkili kişilerdi.

Mekke döneminde çekilen bunca çile ve yapılan bunca işkencelere rağmen Müslümanların müşriklere karşılık vermemeleri, onlardan korktukları veya karşı koyacak güçleri bulunmadığı için değil, henüz cihada izin verilmemiş olmasındandır. Zira ilk iman nesli olan sahabeler işin ta başından itibaren biatlı ve itaatli bir toplumdu. Emirle kalkar ve emirle otururlardı. Nitekim ilk Müslümanlardan birisi olan ve Mekkelilerin ticaret yolları üzerinde yerleşik bulunan Ğifar kabilesinin lideri Ebu Zer Hazretleri, Resulullah (s.a.v.)’e biat edip Müslüman olunca: “Ya Resûlallah! Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Müslüman olduğumu Kâbe’de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmeyeceğim” dedi ve Kâbe’ye giderek gayet yüksek sesle, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedüenneMuhammedenabdühu ve Resûlüh” diye haykırdı.

Bunu işiten müşrikler hemen üzerine çullandılar. Taş, sopa ve kemik parçaları ile ölesiye dövdüler, vücudundan kanlar akmaya başladı. Bu hâli gören Hz. Abbas, “Bırakın adamı, onu öldüreceksiniz! O, sizin ticaret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabiledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?” diyerek müşrikleri korkuttu ve durdurdu. Ancak Ebu Zer Hazretleri ertesi gün gene Kâbe’nin yanında Kelime-i Şehâdet’i yüksek sesle bağıra bağıra okudu. Müşrikler yine aynı şiddette karşılık verdiler. Yine Hz. Abbas yetişti ve aynı gerekçeyi söyleyerek müşriklerin ellerinden kurtardı.

Bu ikinci olaydan sonra Resulullah (s.a.v.) Ebu Zer-i Gıfârî (r.a.)’a şu emri verdi: “Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!” Ebu Zer (r.a.) bu emir üzerine Kâbe’deki eylemlerine son verdi ve kabilesinin yanına dönerek onları İslam’a davet etti.

Görüldüğü gibi Müslümanların gücü sadece Mekke-i Mükerreme ile sınırlı değildir. Daha gizli davet döneminde bile İslam daveti Mekke sınırlarını aşmış, Mekke dışında da bir güç birikmesi oluşturmuştur. Dolayısıyla Allah Resulü’nün Mekke’den ayrılmaya karar vermesi -haşa- bir kaçış, bir geri çekiliş değildir. Tam aksine İslam davetini daha ileri bir merhaleye geçirmek, İslam’ı yalnızca fertler arasında yaşanan bir din olmaktan çıkarıp devlet düzenine egemen kılmak için atılmış çok ileri ve stratejik bir adımdır.

Esasen Müslümanların daha güçsüz oldukları dönemde Habeşistan’a yapılan iki hicrete de Resulullah (s.a.v.)’in iştirak etmiş olamaması, aksine Taif’e göç etmeyi arzulaması da bu konuda bir göstergedir.

Allah Resulü Habeşistan’a hicret etmeyi düşünmedi çünkü burası yeni kurulacak İslam devletine merkezlik yapacak özelliklere sahip değildi. Henüz Medine’ye hicret gündemde yokken bu amaca hizmet edecek en iyi yer olarak Taif’i ön plana çıktı ve bu amaçla nübüvvetin onuncu yılında buraya yerleşmek amacıyla Mekke’den ayrıldı. Taifli kabile şeflerine burasının İslam davetine merkez olması için tekliflerde bulundu. Başlangıçta Allah Resulü’nün teklifleri onların da hoşuna gitti. Ama kendisinden sonra yönetimi Taifli kabile şeflerine bırakması konusunda diretmeleri üzerine bir antlaşma olmadı. Bunun akabinde de Allah Resulü’ne çok kötü muamele ederek Taif’ten çıkardılar.

Taif’in sahip olduğu özelliklerden ve Allah Resulü’nün burada yaptığı konuşmalardan bu ziyaretin yeni kurulacak İslam devleti için bir “üs” arayışı amaçlı yapıldığını anlıyoruz. Çünkü Taif gerek ekonomik bakımdan ve gerekse muhkem kalelere sahip olması hasebiyle güvenlik açısından ve gerekse barındırdığı nüfus bakımından Hicaz bölgesinin önemli merkezlerinden birisiydi. Nitekim daha sonra Allah Resulü Mekke’yi savaşsız olarak fethetmeye muktedir olduğu halde Mekke fethinin hemen sonrasında Taif’i kuşatmış ama burayı fethe muvaffak olamamıştır. Zira Taifliler kalelerine kapanmışlar ve kendilerini çok iyi savunmuşlardır. Kuşatmanın uzaması üzerine de Allah Resulü muhasarayı kaldırmış ve Medine’ye dönmüştür. Daha sonra Taifliler, etraflarında kendilerinden başka müşrik kabile kalmadığı için kendi istekleriyle Allah Resulü’nün yanına giderek Müslüman olmuşlardır.

İşte bütün bu göstergeler Nebevi yürüyüşün maksad ve hedefini açıkça ortaya koymaktadır. Bu vesileyle Nebevi Hicret’in 1439. yılını kutluyor, Ümmet-i Muhammed’in birlik ve vahdetine, İslam dünyası olarak çekmekte olduğumuz çile ızdıraplarımızın dinmesine vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Not: Yeryüzü müstekbir ve zalimlerine boyun eğmediği için 90 yaşında olmasına rağmen hapse tıkılan ve bu hayata gözlerini zindanda yumarak Hakk’ın rahmetine kavuşan, merhum Erbakan Hocamızın yakın dostu, İhvan-ı Müslimin Hareketi lideri muhterem Muhammed Mehdi Akif‘e Yüce Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyor, başta Mısırlı kardeşlerimiz olmak üzere Ümmet’in dertleriyle dertlenen tüm şuurlu Müslümanlara taziyelerimi iletiyor, bütün çağdaş firavunlara lanet ediyorum.