Eylül bezekleri ile Ramazan; bir rüya gibi süzülüp hayatımıza karışıyor. Biraz sabrımızı denemek istercesine, bu en zorlu ibadetin hakkını verip veremeyeceğimizi ölçüp biçecek.
Öyle ya hava hâlâ çok sıcak.
Kesintisiz yaz.
Sahiller masmavi sular içinde serinleyenlerle dolu.
Orucun elinde bir cetvel.
Sabır ölçüp not verecek bir denetçi gibi insanların yüzlerini süzmekte.
Şehrin cevri ayrı dert.
Trafik, gürültü, işyerinde bastıran uyku, düşen kan şekeri.
İşyerindeki bilgisayarı önünde ter döken hamile kadın belli ki yüksek bir not alacak.
Ukalaca hatırlatıyorum, "ama sen tutmayabilirsin, önce sağlık".
"Öyle de" diyor, genç inanmış; "sağlığım o kadar da kötü değil, biraz elim yüzüm şişse de, daha ağır hasta olanları düşünüp tutmaya niyetliyim".
Bu ikazlarımı yaşlı komşuma da yapıyorum ilk gün.
Faturaları ödemekten dönüyor, yüzü kıpkırmızı, " siz tutmasaydınız keşke".
Yaşlılığını anımsattığım için güceniyor biraz, "yok iyiyim, Allah kolaylık veriyor, şu son yağmur biraz ortalığı serinletti".
Ramazan, nimetin kadrini anımsatıyor.
Elimizle itelediğimiz, çöplere attığımız ekmeğin ne büyük nimet olduğunu.
Ya da sefası sürülen onca yiyecekten bir müddet ayrı kalmanın bile verdiği telaşı.
Fakat en fazla rüzgârdan hızlı, ipekten yumuşak atı ile köylerde dolaşırken duygulanmaktadır oruç.
Susuzluktan taş gibi katılaşmış toprağın bağrından ekmek kazananların güneşin altında verdiği uğraşlarda.
Başına doladığı harmaniyenin serinliğinde, yanındaki su kovasına yüzünü gömerek bir müddet ferahlayan toprak insanının son gücü ile çapaya sarılışında.
Yine geç kalmış bir yol inşaatında işçilerin patlamış ellerinde en iri güldü oruç.
Tamam, hanelerde sevinç de, biraz da hüzün.
Oğlum, " otuz üç yıl sonra anne" diyor, "bir diğer eylüllü Ramazan".
"Yani yaşlanmış bir adam olacağım o zaman".
Tıpkı annesinin otuz üç yıl önce düşündüklerini şimdi o hüzünle tekrarlıyor.
Eylüllü ya, kavun karpuz kokulu bir oruç.
Kışlardan baharlardan süzülüp gelip de, şimdi en çetin yaz konağında duralamış.
Ne güzel hazırlık yapıyordu Harmantepe deki Camii nde genç imam.
Hoparlörleri tamir ediyordu.
Elinde tahta bir merdiven.
Köy insanını ağırlayacak mabedi temizliyordu.
Yoğun bir toz bulutu altındaki köy yolundan savrulanları temizlemeye koyulmuştu.
Halıları yıkayıp çeperlere asmıştı.
Hayretle sormuştum, "tek başına mı yaptın bu işleri".
Sanki bilmiyormuşum gibi, o caminin cemaatinin olmadığını.
Köyün insanı nasiplenmemişgillerden.
Seksenlik adamların bile evleri önünde oturup, camiye gelmeme direnişini kırabilecek mi bakalım bu imam.
Kendinden önceki görevliler, bu köyün garip bıraktığı camiye hüzünlenip geçip gittiler.
Bu, umutla mücadele etmekte.
"Kim bilir bu Ramazan kalplerindeki nasır çözülür, ben hazırlığımı yapayım da, belki gelirler."
Kim bilir seksen bahar, kış, yaz, güz görmüş olanlar; belki bu oruç mevsimin de dirilmek isterler.
Biraz da nasip meselesi.
Oruçta da bir gurur, dağlar kadar.
Öyle herkesi yoldaşları arasına katacak gibi değil.