Yıllardır bir cümleyi söylüyor, yazıyorum.

Belki bazıları ağır buluyor.

Belki bazıları fazla duygusal görüyor.

Ama ben samimiyetle şuna inanıyorum:

Ben merhum Erbakan Hocamızı; bu çağın gidişatına yıllar öncesinden dikkat çeken, sadece siyaset yapan değil uyaran, hatırlatan ve istikamet gösteren bu yüzyılın en büyük uyarıcılarından biri olarak görüyorum.

Ve bugün de Milli Görüş’ün çizgisinin tek siyasi taşıyıcısı olarak gördüğüm Saadet Partili dava insanlarını; makamı değil davayı, gücü değil ilkeyi, iktidarı değil istikameti tercih ettikleri, zor zamanda savrulmadıkları ve yalnız kalsalar da yürümeye devam ettikleri için ayrı bir yerde tutuyor, onları bu asrın sessiz evliyaları olarak görüyorum.

Belki bugün kimse onları alkışlamaz.

Kimse onlara evliya demez.

Ama inanıyorum ki tarih; bedel ödeyip devlete küsmeyenleri, makam için yön değiştirmeyenleri, yalnız kalsa da yürümeye devam edenleri unutmayacak.

Çünkü son gelişmeler bana bunu yeniden düşündürdü.

Son mahkeme kararlarıyla birlikte ülkemiz yine hararetli bir tartışmanın içine girdi.

Hukuk…

Mahkeme…

Meşruiyet…

Karara uyulur mu, uyulmaz mı…

Bir bakıyorsunuz herkes hukukçu olmuş.

Ama insan ister istemez hafızasını yokluyor.

Çünkü bu ülkede hukuk savunusu bazen ilkeye göre değil, sonucun kimin lehine olduğuna göre yapılıyor gibi görünüyor.

Bir dönem şu cümleler kuruldu:

“Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymuyorum.”

“Uymuyorum.”

“Sessiz kalırım ama kabul etmiyorum.”

Hatta bir dönem:

“Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır.”

sözleri de söylendi.

Bugün ise aynı çevrelerden şu cümleleri duyuyoruz:

“Yargı kararına uyulmalı.”

“Direniş olmaz.”

“Hukuk devletine saygı.”

Burada mesele kimin haklı olduğu değil.

Mesele ölçünün aynı kalıp kalmadığıdır.

Çünkü hukuk; bize yarayınca kutsal, bize dokununca tartışmalı hâle geliyorsa orada hukuk değil, pozisyon vardır.

Ben bunu kitaplardan öğrenmedim.

Yaşadım.

1982’den beri bu hareketin içindeyim.

1984 Refah Partisi döneminde çalıştık.

Refah’ta koştuk.

Fazilet’te devam ettik.

Salonlarda toplandık.

Kapı kapı dolaştık.

Afiş astık.

Gazete taşıdık.

Ve sonra gün geldi…

Refah Partisi kapatıldı.

Yetmedi.

Fazilet Partisi de kapatıldı.

Sözde devleti yıkmakla suçlandılar.

O gün bize kimse demokrasi dersi vermedi.

Kimse meydanlara çıkıp “milli irade” nutku atmadı.

Kimse ekranlarda sabaha kadar hukuk konuşmadı.

Biz de canımız yanmadı sanılmasın.

Yandı.

Hem de çok yandı.

İnsan yıllarca emek verdiği hareketin bir imzayla kapandığını görünce içi yanıyor.

Ama o gün merhum hocamız çıktı.

Partisi kapanmış.

Kendisine siyasi yasak gelmiş.

Yılların emeği elinden alınmış.

Ama ne dedi?

“Anayasa Mahkemesi kuruluş itibarıyla Türkiye’nin en yüksek mahkemesidir… Bu kararlar vahim hata olsa dahi hukuk devletinde kararlara uyulması gerçeğini ortadan kaldırmaz.”

Bu cümle sıradan bir cümle değildir.

Çünkü o söz, gücün değil ilkenin cümlesidir.

Biz de evimizden çıkmadık.

Devletimize küsmeyi tercih etmedik.

Vatandaşımızın huzurunu bozmayı tercih etmedik.

Sokağı değil sandığı bekledik.

Öfkeyi değil sabrı seçtik.

Ve içimize şu sözü yazdık:

Atımızı alan yolumuzu almadı.

Bu teselliye sarıldık.

Sonra yeniden yürüdük.

Çünkü bizim bağlı olduğumuz şey sadece bir tabela değildi.

Refah kapandı.

Fazilet kapandı.

Saadet Partisi ile yola devam ettik.

Ama imtihanlarımız bitmedi.

Bir dönem AK Parti kuruldu, yollar ayrıldı.

Sonra Has Parti ile başka bir ayrılık yaşandı.

Ardından Yeniden Refah Partisi kuruldu.

Bu hareket bölündü.

İnsanlar ayrıldı.

Kadrolar dağıldı.

Ama biz yine burada kaldık.

Çünkü bizim için mesele sadece kazanmak değildi.

Mesele doğru bildiğimiz yerde kalabilmekti.

Bugün de son kurtuluş yolu olarak gördüğümüz Saadet Partisi ile yolumuza devam ediyoruz.

Ve belki de bugün dönüp geriye baktığımda o insanlara başka gözle bakmamın sebebi budur.

Çünkü haklı ya da haksız…

Doğru ya da yanlış…

Bu ülkede mahkeme kararlarının siyasallaştığına dair tartışmalar her dönem oldu.

Ve ne zaman hukuk ile siyaset arasındaki mesafe açılmışsa, bedelini sadece siyasetçiler ödemedi.

Devlet ödedi.

Millet ödedi.

Ekonomi ödedi.

Bazen milyarlarca dolarlık faturalar çıktı.

Ama o faturaları hiçbir zaman ekranlarda konuşanlar ödemedi.

Sonunda yük dönüp dolaşıp vatandaşın sırtına, verdiğimiz vergilere yansıdı.

İşte bu yüzden; yıllarca kendi hareketi kapatıldığı hâlde devlete küsmeyen, kendisini haksızlığa uğramış hissettiği hâlde milleti bedel ödemeye zorlamayan, öfkesini sokağa değil sabra dönüştüren insanlara bugün daha farklı bakıyorum.

Biz hiçbir zaman partimizi devletimizin önüne koymadık.

Devletimizin bekasını, milletimizin huzurunu ve vatandaşımızın güvenliğini siyasi hesapların üstünde gördük.

Bir vatandaşımızın burnunun dahi kanamasına gönlümüz razı olmaz.

Çünkü partiler araçtır.

Devlet emanettir.

Millet esastır.

Bizim mücadelemiz hiçbir zaman devlete rağmen olmadı.

Biz daha adil bir devlet istedik.

Daha güçlü bir ülke istedik.

Daha ahlaklı bir siyaset istedik.

Bugün de aynı şeyi söylüyorum:

Kararı beğenmeyebilirsin.

Eleştirebilirsin.

Yanlış bulabilirsin.

Ama ilke; sadece sana lazım olduğunda hatırlanıyorsa, adı ilke değildir.

Dün mahkeme kararına alkış tutup bugün mahkemeyi suçlamak da…

Dün mahkemeyi yok sayıp bugün hukuk nöbeti tutmak da…

İnsana dönüp şu soruyu sorduruyor:

Biz gerçekten hukuk mu istiyoruz…
Yoksa sadece bize dokunmayan bir güç mü?

Çünkü bu millet çok şey gördü.

Ve şunu da gördü:

Bazıları iktidar oldu ama iz bırakamadı.
Bazıları yalnız kaldı ama istikametini korudu.

Çünkü tarih; kazananları değil…

Bedel ödeyip yön değiştirmeyenleri hatırlar.